Av. Hüseyin Avni Durmuşoğlu

Av. Hüseyin Avni Durmuşoğlu

Güçlü ekonomi güçlü hukukla mümkündür

“Avukatların efendileri yoktur ama hiç kimsenin de kölesi değildirler.” Ünlü hukukçu Molierac’ın bu çarpıcı sözü, hukuk ile ekonomi arasındaki güven bağını bugün de tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Adaletin olmadığı yerde ticaretin sürdürülebilirliğinin mümkün olmadığını vurgulayan Av. Hüseyin Avni Durmuşoğlu, uzun yıllara dayanan yargı ve avukatlık tecrübesiyle iş dünyasında sağlıklı hukuk ilişkilerinin güçlü ekonominin temelini oluşturduğuna dikkat çekiyor.


Türkiye’de iş dünyasının karşılaştığı hukuki sorunlar, yalnızca dava dosyalarından ibaret değil; kurumsallaşma kültüründen etik anlayışa, risk yönetiminden sürdürülebilir ticarete kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Günümüzde birçok ticari kriz, aslında zamanında alınmayan hukuki önlemlerin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Tam da bu noktada avukatın rolü, sorun çözen bir aktör olmanın çok ötesine geçerek iş dünyasının stratejik yol arkadaşı haline geliyor. İstanbul 1 No’lu Barosu’nun deneyimli isimlerinden Av. Hüseyin Avni Durmuşoğlu, yarım asrı aşan hukuk yolculuğunda yalnızca mahkeme salonlarında değil; meslek etiğinin korunması, yargıya duyulan güvenin güçlendirilmesi ve avukatlık mesleğinin bağımsızlığının savunulması alanlarında da önemli görevler üstlendi. Askeri hakimlikten serbest avukatlığa, İstanbul Barosu Disiplin Kurulu Başkanlığı’ndan disiplin hukuku uzmanlığına uzanan bu çok yönlü kariyer, onu Türkiye’de hukuk–iş dünyası ilişkisini en yakından gözlemleyen isimlerden biri haline getiriyor. Bu söyleşide Av. Durmuşoğlu ile; iş insanları ile avukatlar arasındaki ilişkinin nasıl sağlıklı zemine oturtulabileceğini, etik sınırların nerelerde zorlandığını, kurumsallaşmanın hukuk kültürüyle bağını ve iş dünyasının hukuka bakışında sık yapılan hataları tüm açıklığıyla konuştuk. Hukukun yalnızca kriz anlarında hatırlanan bir mekanizma değil, sürdürülebilir ticaretin temel taşı olduğunu bir kez daha hatırlatan bu röportajın hem iş dünyası hem genç hukukçular için önemli bir yol haritası sunacağına inanıyoruz.


Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Hukuk yolculuğunuz nasıl başladı?


1970 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra hukuk mesleğine ilk adımımı staj süreciyle attım. Ardından askerlik görevimi yedek subay olarak yerine getirirken askeri hakim sınıfına ayrıldım ve yaklaşık 15 ay boyunca askeri mahkemede üye hakim olarak görev yaptım. Bu dönem benim için yalnızca mesleki değil, aynı zamanda insan doğasını ve adalet kavramını çok yönlü gözlemlediğim önemli bir okul oldu. Er rütbesindeki bir askerden albay rütbesindeki bir komutana kadar çok geniş bir toplumsal yelpazede yargılama yapma sorumluluğu üstlendim. Bu süreç, hukukun yalnızca metinlerden ibaret olmadığını; vicdan, denge ve toplumsal sorumlulukla birlikte yürütülmesi gereken bir kurum olduğunu bana derinden öğretti.


Hakimlik sınavını kazanmanıza rağmen neden avukatlığı tercih ettiniz?


Askerlik görevim sonrasında Adalet Bakanlığı hakimlik sınavını kazanmama rağmen, yargıçlık yerine savunma makamında yer almayı tercih ettim. Çünkü bireyin ve kurumların haklarını doğrudan savunmanın, hukuk sisteminin bel kemiğini oluşturduğuna inanıyordum. İstanbul’da Nuruosmaniye’de başlayan büro hayatım, yaklaşık 33 yıldır Bakırköy’de kesintisiz şekilde devam ediyor. Bu süreçte ticaret hukuku başta olmak üzere birçok alanda yoğun dava pratiği yürüttüm; iş dünyasıyla iç içe çalışarak hukukun ekonomiye etkisini yakından gözlemledim.


İstanbul Barosu Disiplin Kurulu sürecinizden biraz bahseder misiniz?


Meslek yaşamımın ilerleyen yıllarında İstanbul Barosu Disiplin Kurulu’nda görev aldım ve sekiz yıl boyunca Disiplin Kurulu Başkanlığı yaptım. Bu görev süresince yalnızca meslek kurallarını uygulamakla kalmadık; aynı zamanda avukatlık mesleğinin saygınlığını korumak, etik bilinci güçlendirmek ve yargı sistemine olan toplumsal güveni artırmak adına çok kapsamlı çalışmalar yürüttük. Günümüzde de disiplin hukuku alanında danışmanlık ve savunmanlık yaparak mesleki faaliyetlerimi sürdürmekteyim.


Uzun yıllar disiplin kurulu başkanlığı yapmış bir hukukçu olarak sizce sağlıklı bir avukat–iş insanı ilişkisinin olmazsa olmazları nelerdir?


Avukatlık mesleği, iş insanı açısından yalnızca bir sorun ortaya çıktığında kapısı çalınan bir hizmet alanı değildir. Aksine, ticari hayatın her aşamasında yol gösteren, riskleri önceden öngören ve hukuki güvenliği sağlayan bir rehberlik mekanizmasıdır. Sağlıklı bir avukat–iş insanı ilişkisi her şeyden önce güvene dayanır. Ancak bu güven körü körüne bir bağlılık değil; karşılıklı saygı ve hukukun üstünlüğü ilkesinin kabulü üzerine inşa edilmelidir. İş insanı avukatını yalnızca “kazandıracak kişi” olarak görmemeli; hukuki riskleri minimize eden, sürdürülebilir ticari yapı kurmasına yardımcı olan bir stratejik danışman olarak konumlandırmalıdır. Avukat da müvekkiline hoşuna gitmeyecek gerçekleri söylemekten çekinmemeli, olmayacak vaatlerle umut satmamalıdır. Hukuk, beklentilere göre şekillenen bir alan değildir; kuralları ve sınırları vardır. İlişki, müvekkilin hukuka aykırı talepler dayattığı, avukatın etik ilkelerden taviz verdiği veya sonuç odaklı baskıların arttığı noktada zedelenmeye başlar. Hukukun dışına çıkılan her adım kısa vadede kazanç gibi görünse de uzun vadede telafisi zor zararlar doğurur.


Avukat iş dünyasında nasıl bir konumda olmalı?


Avukat yalnızca kriz çıktığında devreye giren bir “yangın söndürücü” değildir. Asıl görevi yangın çıkmadan önce gerekli önlemleri almaktır. Sözleşmelerin hazırlanması, şirket yapılanmaları, ortaklık ilişkileri, ticari risk analizleri gibi konularda sürecin en başından itibaren hukuki danışmanlık alınmalıdır. Pek çok ticari dava aslında zamanında yapılmayan doğru sözleşmelerin ve hukuki planlamanın sonucudur. Kurumsal şirketlerde avukatlar yönetim süreçlerinin doğal bir parçasıdır. Bu yaklaşım işletmeleri hem maddi hem itibari kayıplardan korur.


İş insanları avukatlardan en çok ne bekliyor, neyi yanlış anlıyor?


İş dünyasında yaygın bir beklenti vardır: Avukatın her koşulda sonucu lehine çevirebileceği düşünülür. Oysa bu, hukukun doğasına tamamen aykırıdır. Avukatlık bir mucize yaratma mesleği değildir. Gerçekler, deliller ve yürürlükteki hukuk kuralları neyi gerektiriyorsa süreç o doğrultuda ilerler. Avukat en iyi savunmayı yapar, hakları en güçlü şekilde ortaya koyar; ancak adaletin sınırlarını aşamaz. Bir diğer yanlış algı ise avukatın müvekkilin emir eri gibi görülmesidir. Oysa avukat, kimseye tabi olmayan bağımsız bir hukuk insanıdır. Müvekkilinin talimatlarını değil, hukukun emrini esas alır. Uzun vadede hukuka uygun hareket eden iş insanları her zaman daha güçlü ve sürdürülebilir bir ticari yapı kurar.


Avukat–müvekkil ilişkisinde güven ve şeffaflık nasıl sağlanmalı?


Güvenin temeli gerçeğin açıkça paylaşılmasıdır. Avukat müvekkiline yalnızca iyi ihtimalleri değil, riskleri ve olası olumsuz senaryoları da net şekilde anlatmalıdır. Şeffaflık, dosyanın her aşamasında bilgilendirme yapılması, hukuki stratejinin açıkça paylaşılması ve sürecin gizlenmeden yürütülmesidir. Bazı avukatların müvekkili kaybetmemek adına gerçekleri yumuşatması veya umut tacirliği yapması kısa vadede ilişkiyi ayakta tutuyor gibi görünse de uzun vadede büyük güven kaybına yol açar. Sağlıklı bir hukuk ilişkisi ancak gerçekçilik ve dürüstlük üzerine kurulur.


Genç avukatlara ve iş dünyasına tek bir tavsiye verecek olsanız ne olurdu?


Genç avukatlara şunu söylemek isterim: Mesleki bağımsızlığınızı her şeyin üzerinde tutun. Hiçbir müvekkil, hiçbir ekonomik çıkar hukukun önüne geçmemelidir. Kısa vadeli kazançlar uğruna meslek onurunuzu riske atarsanız uzun vadede en büyük kaybı siz yaşarsınız. İş dünyasına ise avukatı bir gider kalemi olarak değil, bir güvence ve yatırım olarak görmelerini tavsiye ederim. Hukuka yapılan yatırım sizi ileride çok daha büyük zararlardan korur.


Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?


Ünlü hukukçu Molierac’ın sözleri bugün de geçerliliğini korumaktadır: “Avukatların efendileri yoktur ama hiç kimsenin de kölesi değildirler.” Hukukun üstünlüğü yalnızca mahkeme salonlarında savunulan bir ilke değildir; iş hayatının sürdürülebilirliğinin de temel dayanağıdır. Adaletin olmadığı yerde güven olmaz, güvenin olmadığı yerde de ticaret gelişemez. İş insanı ile avukat arasındaki ilişkinin ne kadar sağlıklı kurulduğu, toplumun hukuk kültürünü de doğrudan etkiler. Güçlü ekonomi, güçlü hukukla mümkündür.


Büyük ticari uyuşmazlıklarda etik sınırların en çok zorlandığı alanlar hangileriydi?


Disiplin Kurulu Başkanlığı süresince en sık karşılaştığımız ve en hassas yaklaştığımız alanların başında delillerin yönlendirilmesi, gerçeklerin çarpıtılması ve yargı sürecinin hızlandırılması adına hukuka aykırı yöntemlere başvurulması geliyordu. Bazı müvekkiller, davayı yalnızca bir sonuç meselesi olarak görüp “bunu bir şekilde çözelim” yaklaşımıyla avukatlar üzerinde ciddi baskılar kurabiliyordu. Ancak avukatın görevi, müvekkilinin istediği sonucu elde etmek değil; hukuki süreci adalet ve etik ilkeler çerçevesinde yürütmektir. Avukatın hukukun dışına çıkması yalnızca kendisi için değil, müvekkili için de çok daha ağır hukuki ve itibari sonuçlar doğurur. Bu nedenle Disiplin Kurulu olarak avukatların bağımsızlığını zedeleyen her türlü davranışa karşı son derece kararlı bir tutum sergiledik.