Küçük bir zarf dolusu kot parçasıyla başlayan yolculuk, bugün Türkiye’nin teknik tekstilinde öncü bir marka haline geldi. Tepar Tekstil Yönetim Kurulu Başkanı Sultan Tepe, şirketin kuruluş hikayesini, teknik tekstile geçiş sürecini ve sanayide kadın olmanın zorluklarını PLASFED Dergi’ye anlattı. Tepe, kriz dönemlerinde ayakta kalmanın sırlarını ve Türkiye sanayisinin geleceğini de samimi bir dille paylaşıyor.
Her büyük başarı, bazen küçük bir adımla başlar. Tepar Tekstil’in hikayesi de tam olarak böyle doğdu: Kırpıntı bir zarf dolusu kot parçası, bugün Türkiye’nin teknik tekstil alanında öncü firmalarından birinin temelini attı. 1992 yılında Sultan Tepe ve eşi Mustafa Hasan Tepe tarafından kurulan Tepar, kısa sürede sadece bir şirket olmaktan çıkarak, sürdürülebilir üretim ve inovatif çözümlerle sektöre öncülük eden bir marka haline geldi.
Yıllar içinde şirket, sadece üretimde değil, sürdürülebilirlik, geri dönüşüm ve sanayi kültürü alanlarında da öncü oldu. Sultan Tepe ile yaptığımız bu özel röportajda, Tepar Tekstil’in kuruluş hikayesinden, teknik tekstil alanındaki yolculuğuna; kadınların sanayideki rolünden, Türkiye tekstil sektörünün ekonomik ve toplumsal önemine kadar pek çok konuyu ele alıyoruz. Tepe’nin deneyimi, cesareti ve vizyonu, sadece bir şirketin değil, aynı zamanda bir sektörün de gelişim yolculuğunu gözler önüne seriyor.
Tepar Tekstil’in kuruluş hikayesi ve bugün geldiği noktayı kısaca bizimle paylaşır mısınız?
Resmi olarak 1992 yılında kurulan Tepar Tekstil’de bu yıl 33’üncü yılımızı geride bıraktık. Şirketi eşim Mustafa Hasan Tepe ile birlikte kurduk. Aslında şirketin temellerini Hasan Bey attı; kendisi Kayserili ve ticaret genlerinde var. Başlangıçta farklı iki dünyanın insanıydık; Hasan Bey Gazi Üniversitesi Resim Bölümü mezunu, ben ise elektrik mühendisiyim. Ailelerimiz de doğal olarak şaşırdı: “Bir mühendisle bir ressam nasıl bir hayat kuracak?” diye düşündüler. Ancak biz inandık, evlendik ve birlikte üretmeye başladık. İlk yıllar zorluydu, fakat her adımı beraber attık.
Evlilikten sonra iş hayatına birlikte girme fikri nasıl doğdu?
Aslında bu biraz mecburiyetten kaynaklandı. O dönem ben bir makarna fabrikasında müdürdüm, Hasan Bey’in ise düzenli bir işi yoktu. Ressam olarak sergiler açmak geçinmeye yetmiyordu. Hasan Bey, “Ben ticarete atılmalıyım” dedi çünkü çocukluğundan beri para kazanma refleksi olan, pratik zekalı bir insandı.
O dönem Türkiye’de ihracat yeni yeni gündeme geliyordu. Ben de önerdim: “Bak, İhracatı Geliştirme Merkezi (İGM) var, oraya git ve taleplere bak.” Hasan Bey de her gün gelen talepleri incelemeye başladı. Bir gün biri “klips istiyorum” diye yazmıştı. Biz ise “düğme istiyorlar” diye düşündük. Hasan Bey birkaç örnek gönderdi; birkaç gün sonra gelen cevapta aslında “Bizim istediğimiz tekstil kırpıntısı, mümkünse kot kırpıntısı” yazıyordu.
Hasan Bey hemen birkaç terziden parça kumaş topladı, zarfa koyup gönderdi. Sonrası inanılmazdı: Yurt dışından bir konteyner sipariş ettiler ve ödemeyi peşin yaptılar!
Yani Tepar’ın hikayesi bir zarf dolusu kot parçasıyla mı başladı?
Evet, tam olarak öyle. O kırpıntılar bir dönüm noktası oldu. Hasan Bey hemen şirketi kurdu ve ilk konteyneri gönderdi. Birkaç hafta sonra aynı firmadan yeni sipariş geldi. O sırada fark ettik ki, Türkiye’de tekstil atıkları aslında büyük bir hammadde potansiyeli taşıyordu ama kimse bunun farkında değildi. O yıllarda fabrikalardan çıkan kırpıntıları “çöp” sananlar bunları genellikle yakıt olarak kullanırdı. Biz ise bu atıkların geri dönüştürülerek elyafa dönüştürülebileceğini gördük. Bu hem ticari hem de çevresel açıdan bizim için büyük bir keşifti.
Bugün herkes sürdürülebilirlikten bahsediyor. Siz o kavram ortada yokken bunu uygulamışsınız.
Kesinlikle öyle. Biz o zaman buna “geri dönüşüm” demiyorduk ama aslında yaptığımız tam da döngüsel ekonomi örneğiydi. Tekstil atıklarını toplayıp makinelerden geçiriyor, yeniden elyafa dönüştürüyorduk. Şimdi dönüp bakınca, sürdürülebilirliğin bizim şirket DNA’mızda zaten var olduğunu görüyorum. O dönemki zorluklar, bugün bir vizyona dönüştü.
Sizin kişisel olarak da sanayiye, üretime ve kültüre çok katmanlı bir bakışınız var. Bu bakışı nasıl kazandınız?
Ben hep gözlemci biriyimdir. İnsanların çalıştıkları sektörlerin karakterlerini bile şekillendirdiğini düşünüyorum. İstanbul Sanayi Odası toplantılarını çok severim. Orada tekstilcisi, metalcisi, gemi üreticisi, kimyacısı bir arada olur. Gerçekten fark ediyorsunuz: sektörlere göre insan karakterleri değişiyor. Mesela iletişim sektöründeki biri daha rahat, yaratıcı, sanatkar olur; metal sektöründekiler ise daha ciddi ve nettir. Tekstil sektöründeki insanlar kumaşa, dokuya, renge dikkat eder. Her sektör, çalıştığı insanı dönüştürüyor.
Sultan Hanım, ‘telef’ dediğimiz o malzemelerle süreç nasıl başladı?
“Telef” dediğimiz malzemeleri alıyor, bir makineden geçirip açıyoruz. Açıldığı zaman elyafa dönüşüyor. O elyaf, ilk müşterilerimin kullandığı “security paper” dediğimiz çek karnesi ve para basımında kullanılıyor. Çünkü bu kağıtların kopyalanması çok zordur. İçinde pamuk elyafı gibi çizgiler vardır; işte bu yüzden “güvenlik kağıdı” denir. Elyaf kağıda damar gibi girer, kopyalamayı imkansız hale getirir.
Bu Türkiye’de daha önce yapılmamış bir şeydi, değil mi?
Evet, gerçekten öyleydi. O zamanlar bu malların ihracatı Türkiye’de hiç yapılmamıştı, hatta bir “GTİP numarası” bile yoktu. Kimsenin aklına gelmezdi, “kırpıntıdan bir şirket doğacak” diye. Ama biz o süreçte sanayiyi tanımıştık. Eşim Hasan Bey ham maddeyi buldu, ben de yönetimi ve finansı biliyordum. Bir araya gelince iş büyümeye başladı.
Ankara’dan İstanbul’a taşınmanız da bu döneme mi denk geliyor?
Evet, 1995 yılıydı… O zaman ilk kızıma yedi aylık hamileydim. Doktorum bile “yolda doğurursun” diyordu ama ben kararlıydım. “Bu çocuk doğmadan gitmemiz lazım” dedim. Çünkü doğumdan sonra düzen kurarsam bir daha İstanbul’a geçemeyebilirdim. Hasan “İstanbul’da kimsemiz yok” dedi ama ben “para kazanılıyorsa olur” dedim. Risk almazsan olmuyor. Böylece Hadımköy’e geldik. Eşyaları topladım, depoyu tuttuk, evi Bahçeşehir’de kiraladık, çalışanlarımızı getirdik. Hikayemiz böylece başlamış oldu.
Gerçek anlamda sanayiye geçiş nasıl oldu?
İlk yıllarda, 2003’e kadar telef alıp sattık. Çin’e, Amerika’ya, Avrupa’ya ihracat yaptık ama bir süre sonra fark ettik ki, “biz sanayici değiliz, sadece al-sat yapıyoruz.” O kadar çok kişi aynı işi yapmaya başladı ki, “bir süre sonra bu işte ekmek kalmaz” dedik. “Nitelikli sanayici olmalıyız” diyerek teknik tekstile yöneldik.
O dönem “teknik tekstil” çok bilinmiyor muydu?
Hiç bilinmiyordu. Türkiye’de tekstil denince akla sadece kumaş, elbise gelirdi. Biz “teknik tekstil” deyince insanlar güldü: “Siz kim oluyorsunuz da teknik tekstil yapacaksınız?” diyen çok oldu. Ama biz vazgeçmedik. Türkiye’de yapılmayan bir işe giriştik.
Teknik tekstil tam olarak neyi kapsıyor?
Teknik tekstil, giyinmek için değil; performans, dayanıklılık ve fonksiyon için üretilen kumaşlardır. Mesela askeriye için kullanılan kumaşlar veya spor kıyafetleri… Eskiden sporcular pamuklu kıyafetlerle oynardı; teri emen kıyafet ağırlık yapardı. Şimdi bizim ürettiğimiz ipliklerle ter dışarı atılıyor, sporcu kuru kalıyor, performansı düşmüyor. Kayak montları, taytlar, aktif spor ürünleri artık çok hafif ve sıcak tutuyor. Eskiden 5 kilo mont giyerdin, şimdi 1,5 kilo. Hepsi o özel elyafların sayesinde. Biz o zaman bunların üretimine başladık. Bugün Türkiye’nin teknik tekstilde bilinen birkaç firmasından biriyiz.
Bu alanda sizden sonra gelenler oldu mu?
Çok. Hatta iyi ki oldular. Teknik tekstil çok prestijli bir alan; fiyatı siz belirlersiniz, katma değeri yüksektir. Bizden sonra sektöre giren birçok firma oldu, bizi geçenler de oldu ama bu sayede Türk tekstili konvansiyonel çizgiden çıkıp teknik alana taşındı.
Peki, sivil toplum örgütleriyle bağınız nasıl gelişti?
İlk olarak İTHİB ve İSO’nun dikkatini çektim. “Kadın yok, gel sen de temsil et” dediler. İsmail Gülle başkanımla uzun yıllar çalıştım, sonra Ahmet Öksüz başkanımla. Kadın olarak orada olmak hem sorumluluk hem de motivasyon kaynağıydı. Kadın sayısı azdı, şimdi daha da azaldı.
Sizce neden kadın sayısı bu kadar az?
Kadın sayısının az olmasının nedeni, sanayi dünyasının hâlâ oldukça “eril” bir yapıya sahip olması. Bu alandaki enerji çoğu zaman maskülen ve sert olabiliyor; bu da bazı kadınların burada yer almakta tereddüt etmesine yol açabiliyor. Bazıları “Bu benim aile hayatımı etkiler” diyerek vazgeçebiliyor. Ama ben her zaman kendimi göstermeye çalışıyorum: “Ben buradayım ve fikirlerim önemli.” Bu duruş, diğer kadınlara da cesaret veriyor; “Demek ki bu alanda kadın olarak başarılı olmak mümkün” dedirtiyor. Bu etki bile gerçekten değerli.
Sürekli kadınlarla iletişim halindesiniz, bir güç birliği yapıyorsunuz…
Evet, İSO’da kadın çalışanlarla çok güzel bir bağımız var. Çaycısından yönetim asistanına kadar herkesle iletişim kurarım. Bir kadının enerjisi sadece kendi varlığıyla değil, çevresine de sirayet eder. Biz orada sadece “bir kadın” değiliz; hep birlikte bir duruş sergiliyoruz.
TEKSTİL TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK ÜÇÜNCÜ SEKTÖRÜ
Tekstil sektörü son dönemde ciddi zorluklar yaşıyor. Nedir tablo?
Evet, çok sıkıntılı bir dönem. Türkiye’nin istihdam yönünden birinci sektörü tekstil. 2022’de 1 milyon 250 bin kişi çalışıyordu, bugün 902 bine düştü. 2026’ya kadar 700 bine gerilemesi bekleniyor. Özellikle hazır giyim kısmında istihdam kaybı çok büyük. Tekstil tarafında biraz daha az ama etkileniyoruz. Bunun iki temel sebebi var: Birincisi küresel talep daralması, ikincisi yüksek maliyetler ama yine de tekstil Türkiye’nin en büyük sektörlerinden biri. Otomotiv ve kimyadan sonra ihracatta üçüncü sırada. İhracat fazlası veren bir sektörüz. Düşünün, 85 milyon insanın hayatında tekstil var. Ortalama 26 kilo tekstilden söz ediyoruz. Dolayısıyla sektör sadece ekonomi değil, aynı zamanda bir yaşam alanı.
Siz tekstil sektörünün hem ülke ekonomisindeki hem de toplumsal yaşamımızdaki önemini sık sık vurguluyorsunuz. Bu kadar ilgi odağı olması sizce neden?
Aslında normal değil. Ekonomistler bu işi bu kadar konuşmaz. Ancak tekstil, doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar hayatımızın içinde. Bu yüzden çok önemli. Ayrıca tekstil sektörü her zaman kendi lobisini çok iyi kurmuştur. Her dönem, iyi de olsa kötü de olsa, en çok konuşulan sektör olmuştur, çünkü kendini çok güzel ifade eder. Sivil toplum kuruluşları da işlerini gerçekten çok iyi yapıyor.
Son dönemde ‘sektör kötüye gidiyor’ yorumları sıkça duyuluyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Maalesef zor bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de ekonomik altyapıdaki her değişimden en çok biz etkileniyoruz, çünkü en büyük sektörlerden biriyiz. Bazı sektörler ekonomide yüzde 3–5 pay alıyor, onlar ne kadar etkilenebilir ki? Ancak tekstil Türkiye’nin ve dünyanın en önemli sektörlerinden biri. Daralma ilk bizde hissediliyor. Tekstilden para kazananlar gidip turizme, başka alanlara yatırım yapmıştır. Dolayısıyla istihdamı çok, etkisi büyük. Etkilenince zincirleme biçimde herkesi etkiliyor.
Son dönemde konkordato ilanları çok konuşuluyor. Gerçek durum nedir?
Evet, haberler arttı; “sektör kötü gidiyor” başlığı çok okunuyor ama konkordato sadece tekstilde değil, her sektörde var. Firmalar bunu bir strateji olarak kullanıyor gibi görünse de öyle değil. Konkordato ilan eden firmaların çoğu ülke için değer üretmiş, hak eden firmalar. Ödeme sıkıntısına düşmüş olabilirler ama emeğini küçültmez. Olumsuz tarafı, tedarik zincirindeki diğer firmaları da etkiliyor. Açık hesapla çalışan tedarikçiler korunamıyor.
Gelelim genel tabloya. Sektör neden bu kadar sıkıntıya girdi?
Bu sadece tekstilin değil, bütün sanayinin sorunu. Finansmana ulaşamayan, öz sermayesi zayıf bir ülkede üretim yapmak zor. Türkiye’nin ekonomik değerlerinin değişmesi lazım. Mevcut politikada hükümet diyor ki: “Bu bir süreç. Enflasyon belli bir yere gelene kadar böyle devam edecek. Siz kendinizi buna göre ayarlayın.” Devlet bazı destekler veriyor ama ülkenin temel yapısı değişmeden sanayici nefes alamaz.
Yani sihirli bir çözüm yok diyorsunuz?
Evet, yok. Hiç kimsenin elinde sihirli değnek yok ama dünya da zor bir dönemden geçiyor. Çin her ülkede her şeyi yarı fiyatına üretiyor.
Peki, Çin bunu nasıl başarıyor sizce?
Çok akıllı bir sistem kurdular. Bazı ürünleri zararına satıyorlar ama esas güç veride. Her alışverişle kişisel veriler toplanıyor; dünya nüfusunun yüzde 60–70’inin verisi ellerinde. Yani sadece mal satmıyorlar, bütün dünyanın verisini topluyorlar. Önümüzdeki beş yılın en büyük jeopolitik gücü bu olacak.
Şu anda dünya çok hızlı değişiyor. Siz bu değişimi nasıl okuyorsunuz?
Artık her şey birkaç dakikada elimizin altında. Geçenlerde küçük bir askı gerekiyordu; dört dakika sonra buldum! Bu kadar hızlı erişim, insanı düşündürüyor. Kolay üretim, hızlı tüketim… Artık bunun adı ticari savaş. Dünyanın kaynakları tükeniyor, insanlar çok tüketiyor. Ben internetten alışveriş yapmayı sevmem; ürünü elime alıp denerim. Ama sürdürülebilirlik açısından bakarsanız, az tüketmek de sorumluluk.
Kriz dönemleri geçici mi? Şu anda nereye gidiyoruz sizce?
Hiçbir kriz sonsuz değil. Her düşüşün bir çıkışı var. Dünya dengelenirse, Türkiye hızlı toparlanır. Çin, Hindistan, Vietnam üretim üsleri; Avrupa ve Amerika tüketiyor. Pandemide gördük ki bu model riskli. Her ülke kendi üretimini yapmazsa bir maske bile bulamıyor. Ticaret savaşlarının sonunda Türkiye stratejik bir konuma gelecek. Avrupa “Sen yakınım, güvenilirimsin” diyor.
Şirketiniz Tepar’da bu dönemi nasıl yönetiyorsunuz?
Küçük adımlarla ilerliyoruz. Artık beş yıllık plan yapmak mümkün değil. Ancak 2026’yı iyi planlarsak, 2027’yi de planlayabiliriz. Amacımız 2026’yı en az zararla, en akıllıca geçirmek. Kim ayakta kalır; çok çalışan, dikkatli olan, kaynaklarını akıllıca yönetenler. Her kuruşumuzun hesabını iyi tutuyoruz. Tabii çalışanlarımızı boğmadan, motive ederek ilerliyoruz. Hep birlikte, “bu da geçer” diyebilmek gerekiyor.
Son olarak 2026 yılına dair dileğiniz nedir?
Dünya çok hızlı değişiyor. Ufacık bir olay her şeyi altüst edebiliyor. Ama sağlık yerindeyse dönüşüm elimizde. Sabah kalkıp işimize gelebiliyorsak, değişimi de başarabiliriz. Evet, 2026 zor olacak ama her şey bir ömürlük. Her şey geçer. Türk sanayicisine güveniyorum; doğru yolda ilerleyeceğiz.
Plastik sektörüyle de yakın temasınız var. Bu sektöre nasıl bakıyorsunuz?
Sektörü kullanıcı olarak yakından biliyorum. Evimizin yüzde 30’u plastik ürünlerle dolu desem az olur. Mutfaktan sanayiye kadar her yerde plastik var.
Eskiden plastik hep çevre düşmanı gibi gösterilirdi. Ancak şimdi görebiliyorum, bu sektörde çok ciddi inovasyon ve geri dönüşüm çalışmaları var. Ömer Bey başta olmak üzere, sektörün önderleri plastik endüstrisinin itibarını yükseltti. Sektör hem çevreye duyarlı hem de yüksek teknolojiyle çalışan bir alandan oluşuyor. Açıkçası ben sektöre çok saygı duyuyorum. Türkiye’nin temel sektörlerinden biri. Hem katma değer yaratıyor hem de ihracat gücü var. Derginizin de bu sektörü sadece haberle değil kültürel bir değerle ele alması çok kıymetli. Sektör kültürle büyür, siz de o kültürü taşıyorsunuz.
PLASFED Dergi’yi nasıl buluyorsunuz?
Çok beğeniyorum. Dergi sadece teknik bilgi vermekle kalmıyor, kültürel bir derinlik de taşıyor. Sadece “plastiğin son gelişmeleri”ni anlatan bir dergi bir kez okunur geçilir. Ama sizin derginiz, sanayiciyi, üretimi, ekonomiyi ve kültürü bir arada ele alıyor; bu yüzden okunuyor ve kalıcı oluyor. Ömer Bey’in vizyonu gerçekten çok kıymetli. Sektöre kattığı değerler, bakış açısı ve ekip anlayışı derginin ruhuna yansıyor. Her şey bir bütün; iyi bir liderin değeri tüm ekibe sirayet ediyor.