Avrupa Yeşil Mutabakatı, plastik sektörünü geri dönüşüm ve sürdürülebilirlik ekseninde köklü bir dönüşüme zorluyor. Yeni düzenlemeler, üreticiler için çevresel sorumlulukları bir tercihten zorunluluğa dönüştürüyor. Yeşil Mutabakat, plastik üreticilerini çevresel sorumluluklarla yüzleştiriyor. Artık sürdürülebilirlik, rekabetin en kritik ölçütü!
Sürdürülebilirlik, Enerji ve İklim Hukuku Uzmanı
AB Komisyonu tarafından 2020 yılında onaylanan AB Yeşil Mutabakatı (European Green Deal) hem Avrupa Ekonomik Bölgesi’nde yer alan devletleri hem de AB’nin ticari ilişkiler yürüttüğü üçüncü taraflar devletleri etkileyecek yeni düzenlemeleri beraberinde getirdi. Yeşil Mutabakat çerçevesinde getirilen yeni düzenlemeler, sürdürülebilirlik hedefi doğrultusunda birçok sektörü etkisi altına alırken, plastik sanayi bu dönüşümün en çok dikkat çeken alanlarından biri haline geldi.
2050 yılına kadar karbon nötr bir kıta haline gelmeyi amaçlayan Yeşil Mutabakat bu temel hedefin ötesinde, döngüsel ekonomiyi teşvik etmek, kaynakların verimli kullanımı ve biyoçeşitliliği korumak gibi alt hedefleri de bünyesinde barındırıyor. Dolayısıyla Yeşil Mutabakat ile birlikte gelen düzenlemelerin, endüstri, tarım, ulaşım, finans ve birçok farklı sektör üzerinde önemli etkilere sahip olduğunu söylemek mümkün. Bunun yanı sıra, bu düzenlemeler yalnızca AB iç pazarını değil, AB dış ticaretini de yakından ilgilendiriyor. Özellikle Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (Carbon Border Adjustment Mechanism) ve Tek Kullanımlık Plastik Ürünleri Direktifi (SUP Directive) gibi düzenlemeler, hem AB içindeki üreticileri hem de AB ile ticaret yapan ülkeleri doğrudan etkiliyor.
YENİ DÜZENLEMELER
Yeşil Mutabakat’ın ardından gelen en dikkat çekici düzenlemelerden biri 2021 yılında yürürlüğe giren Tek Kullanımlık Plastik Ürünleri Direktifi. Bu direktif ile pipet, çatal-bıçak, tabak, kulak çubuğu gibi ürünlerin kullanımına ciddi sınırlamalar getirildiğini, hatta bu ürünlerin kullanımının yasaklandığını görüyoruz. Direktif ile birlikte gelen yeni bir zorunluluk ise pet şişe kapaklarının şişeye bağlı şekilde tasarlanması. 2024’ten itibaren zorunlu hale gelen bu uygulama, plastik ürün üreticileri açısından önemli bir değişiklik olarak karşımıza çıkıyor. Buna ek olarak, Direktif, 2025 yılı itibarıyla tüm pet şişelerde en az yüzde 25 geri dönüştürülmüş plastik içeriğinin zorunlu olması gerektiğini düzenliyor. 2030 yılında ise bu oran yüzde 30’a çıkıyor. Bu düzenlemelerde temel amacın geri dönüşüm pazarına olan talebin arttırılmasıyla beraber hammadde döngüselliğinin de teşvik edilmesi olduğu görülüyor.
Bir diğer önemli düzenleme ise Ambalaj ve Ambalaj Atıkları Yönetmeliği. Bu düzenleme, plastik ambalaj üreticilerinden, ürünlerinin yaşam döngüsü boyunca çevresel etkilerini hesaplamalarını ve geri dönüşümünü garanti altına almalarını istiyor. Tüm bu yükümlülükler, plastik üreticileri için yalnızca çevresel değil; aynı zamanda finansal ve operasyonel olarak da ciddi bir dönüşüm gerektiriyor.
GENİŞLETİLMİŞ ÜRETİCİ SORUMLULUĞU
Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu (Extended Producer Responsibility - EPR) ilkesi, Yeşil Mutabakat altında yer alan birçok farklı düzenlemede karşımıza çıkmakta olan, “kirleten öder” yaklaşımına paralel bir uygulama. Bahsi geçen bu genişletilmiş sorumluluk kapsamında artık üreticiler yalnızca üretim değil, atık sonrası aşamalar için de sorumlular. Bu kapsamda üreticiler, ürünlerinin atığa dönüşmesinden doğan atık yönetimi, temizlik ve kamu bilgilendirme maliyetlerine maddi katkı sağlamak zorunda.
Başka bir deyişle, SUP Direktifi ile birlikte Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu plastik üreticilerini yalnızca üretim aşamasında değil, ürünlerin kullanım sonrası çevresel etkilerinden de doğrudan sorumlu kılıyor. Artık üretici; ambalajından ıslak mendiline, sigara filtresinden balık ağına kadar piyasaya sürdüğü her plastiğin sokaktan nasıl toplanacağını, nasıl ayrıştırılacağını ve kamuoyuna bunun nasıl anlatılacağını da düşünmek zorunda.
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, artık üreticilerin atık yönetimi maliyetlerinin yanı sıra temizlik ve çevre bilincini artırmaya yönelik kampanyalara da finansal katkı sunmakla yükümlü olduğunu söylemek mümkün. Bu da elbette, plastik sektöründe faaliyet gösteren firmaların maliyet kalemlerine yeni başlıklar eklendiği anlamına geliyor. Artık mesele sadece kaliteli ve ucuz üretim değil; aynı zamanda çevresel sürdürülebilirlik performansıyla da ölçülen bir rekabet süreci diyebiliriz. Bu durum, özellikle küçük ve orta ölçekli üreticiler için ciddi bir uyum baskısı yaratırken, büyük üreticilerin ise geri dönüşüm altyapılarına yatırım yapmasını neredeyse zorunlu hâle getiriyor.
SKDM 2026’DA DEVREYE GİRİYOR
AB Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), 2026 yılı itibarıyla tam anlamıyla devreye giriyor. Bu düzenleme ile birlikte, AB içinde üretim yapan sanayicilerin uymak zorunda olduğu karbon emisyon sınırlamaları, AB dışında üretilen ancak AB’ye ihraç edilen ürünler için de geçerli olacak. Aksi takdirde, bu ürünlere sınırda karbon içeriğine göre vergi uygulanacak.
Her ne kadar SKDM başlangıçta çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve hidrojen gibi sektörlerle sınırlı olsa da 2026 sonrası dönemde plastik ve petrokimya ürünlerinin de kapsam içine alınması oldukça olası gözüküyor. Kaldı ki, plastik sanayi doğrudan SKDM kapsamında olmasa da karbon ayak izi yüksek üretim yöntemleri nedeniyle dolaylı etkilenen bir sektör. Örneğin plastik ürünlerde kullanılan petrokimyasal ham maddelerin karbon yoğunluğu yüksekse, bu ürünler AB pazarında dezavantajlı konuma düşebilme riskiyle karşı karşıya. Dolayısıyla üreticiler yalnızca ürünün fiziksel kalitesine değil, üretim sürecinin çevresel sürdürülebilirliğine de yatırım yapmak zorunda kalacak.
YEŞİL MUTAKABAT RİSK Mİ, FIRSAT MI?
Türkiye plastik üretiminde süreçlerinin büyük kısmı hâlâ fosil yakıta dayalı ve geri dönüşüm oranları AB ortalamasının altında. Üstelik Yeşil Mutabakat kapsamındaki düzenlemelere uyum için gerekli olan yaşam döngüsü analizleri, karbon hesaplamaları ve çevresel etki beyanları gibi kriterler üzerinden bir değerlendirme yapıldığında, çoğu şirketin bu dönüşüme hazır olmadığını görüyoruz. Ancak bu durumu olumlu yönde değiştirmek mümkün. Zira Yeşil Mutabakat, plastik sektörüne yalnızca yaptırımlar değil, aynı zamanda fırsatlar da sunuyor. Örneğin biyoplastikler, kompostlanabilir ambalajlar, yenilikçi geri dönüşüm teknolojileri gibi alanlar önümüzdeki dönemde hızlı büyüyecek pazarlar arasında yer alıyor. Dolayısıyla AB fonları, sürdürülebilir üretim yapan firmalara önemli teşvikler sunuyor. AB tarafından sunulan yeşil dönüşüm fonları, özellikle Ar-Ge yatırımı yapan, sürdürülebilirlik raporlaması yapan ve karbon azaltımı taahhüt eden firmalar için ciddi hibe ve teşvik olanakları sağlıyor. Türkiye’de bu fonlara doğrudan veya Horizon Europe, IPA gibi çerçeve programlar aracılığıyla başvurmak mümkün. Hatta birçok AB ülkesi, tedarik zincirine entegre edeceği dış firmaların “çevresel uygunluk” seviyesini yükseltmelerine katkı sağlayacak projelere aktif olarak ortak arıyor.
Kısacası, dönüşüme ayak uyduran firmalar, sadece riskleri bertaraf etmekle kalmayıp, aynı zamanda rekabet gücünü artıracak, yeni ihracat kanalları açacak ve uzun vadede marka değerini güçlendirecek bir sürecin parçası olabilir. Bu nedenle dönüşüme ayak uyduran firmalar, yeni pazarlarda avantaj elde etme potansiyeline sahip.
Av. Ayşe Sırma Özberber kimdir?
Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Araştırmaları Enstitüsü'nde Avrupa Birliği Hukuku alanında yüksek lisans yaparak uzmanlaşmıştır. Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı başta olmak üzere, sürdürülebilirlik, enerji ve iklim değişikliği alanlarında yürürlüğe giren hukuki düzenlemeler üzerine çalışmalar yapmaktadır. Hukuk pratiğini çevresel ve toplumsal sorumluluk ekseninde şekillendiren Özberber, özellikle ESG (çevresel, sosyal, yönetişim) danışmanlığı konusunda çalışmalar yürütmektedir.
Beş yılı aşkın süre PricewaterhouseCoopers’ta avukat olarak görev alan Özberber, burada ESG alanında çeşitli çalışmalara ve konferanslara katkı sunmuştur. Halihazırda serbest avukatlık faaliyetini sürdüren Özberber, İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde sürdürülebilirlik ve hukuk temalı doktora çalışmalarına devam etmektedir. Türkiye’deki yasal gelişmeleri yakından izleyerek mesleki pratiğini çağın ihtiyaçlarına uygun biçimde sürekli güncellemektedir.