Ekonomik dalgalanmalar tedarik zincirini zorluyor

Ekonomideki belirsizlikler ve hammadde krizleri, tedarik zincirindeki sözleşme ilişkilerini giderek daha kritik hâle getiriyor. Artan maliyetler, teslim gecikmeleri ve kalite sorunları, üretici ve tedarikçilerin hem ekonomik hem de hukuki risklerle karşılaşmasına neden oluyor. Avukat Elif Görgülü, sözleşmelerde mücbir sebep ve uyarlama hükümlerinin önemini, tarafların krizlere karşı alabileceği önlemleri ve tedarik zincirinde dengeli bir işleyişin nasıl korunabileceğini değerlendirdi.

Ekonomideki belirsizlikler, döviz kurlarındaki ani değişiklikler ve hammadde krizleri, tedarik zincirinde sözleşme ilişkilerini her zamankinden daha kritik hale getiriyor. Özellikle sürekli borç ilişkisi doğuran tedarik sözleşmelerinde, artan maliyetler, teslim gecikmeleri ve kalite sorunları hem ekonomik hem de hukuki riskleri beraberinde getiriyor. Bu çerçevede, Avukat Elif Görgülü ile tedarikçilerin ve üreticilerin bu risklere karşı nasıl önlem alabileceklerini, sözleşmelerde mücbir sebep ve uyarlama hükümlerinin rolünü konuştuk. Görgülü, uzun süreli tedarik ilişkilerinde tarafların hak ve yükümlülüklerini dengede tutacak sözleşme stratejilerini ve olası krizlere karşı alınabilecek hukuki tedbirleri değerlendirdi.

Elif Hanım, son yıllarda yaşanan ekonomik dalgalanmalar ve hammadde krizleri tedarik zincirindeki sözleşme ilişkilerini nasıl etkiledi?

Tedarik sözleşmelerinde en yaygın karşılaşılan sorunlar; artan maliyetlerle birlikte edimin ifasının zorlaşması, ayıplı ifa, teslimde gecikme ve malın teslimi sırasında hasar gibi durumlar öne çıkıyor. Bu problemler bazen tarafların kendi kusurlarından, çoğu zaman ise ekonomik dalgalanmalar, tedarik zincirindeki kırılmalar veya mücbir sebep niteliğindeki dış etkenlerden kaynaklanıyor. Özellikle son yıllarda yaşanan ekonomik dalgalanmalar ve hammadde krizi tedarikçileri ürün ve mal hizmeti sağlama konusunda problemler yaşamasına sebebiyet verdi. Belirsiz para ekonomisi piyasası ve hammaddeye erişimde yaşanan zorluklar sürekli borç ilişkisi doğuran tedarik sözleşmeleri bakımından tedarikçi ve mal ve ürün hizmeti sağlanan arasındaki menfaat makasının belirgin olarak açılmasına sebebiyet verdiği gözlemlendi.

Taraflar bu problemlerden etkilenmemek adına nelere dikkat etmeli?

Tedarik sözleşmeleri hazırlanırken taraflar; teslim tarihleri, teslim şekli, ürün standartları, kalite belgeleri, stok yönetimi, riskin geçişi ve ödeme koşulları gibi unsurları açıkça belirlemeli. Mücbir sebep halinde ve ekonomik dalgalanmaların sözleşmeye etkisinin doğru bir şekilde tespit edilmesi son derece önemli.  Belirsiz bırakılan noktalar ilerleyen süreçte ciddi ticari ve hukuki uyuşmazlıklara yol açabilir.

Özellikle uzun süreli tedarik ilişkilerinde, fiyat ayarlamaları, navlun ve sigorta giderlerinin paylaşımı, mücbir sebep durumlarında yükümlülüklerin askıya alınması gibi hususlar ayrıntılı biçimde düzenlenmeli. Tarafların sözleşmeye bağlı kalması kadar, sözleşmenin değişen ekonomik koşullara uyum sağlayabilecek esneklikte hazırlanması da önemlidir. Aksi halde ekonomik dalgalanmalar, döviz kurlarındaki ani değişiklikler veya arz sıkıntıları nedeniyle taraflardan biri ağır bir yük altına girebilir. Bu sebeple sözleşmelerde koruyucu nitelikteki “uyarlama” ve “mücbir sebep” klozlarına yer vermek tedarikçiye beklenmeyen etkilere karşı daha fazla koruma vereceği tartışmasızdır.

Maliyet artışları karşısında firmalar sözleşme uyarlaması talep ederken hangi hukuki dayanaklara başvurabiliyor?

Sözleşmede hüküm olmasa bile, TBK’da düzenlenen “aşırı ifa güçlüğü”ne ilişkin 138’inci madde doğrudan uygulanabilir bir normdur. Önemli olan, “öngörülemezlik” ve “ödemeyi imkansızlaştıran nitelikte aşırılık” unsurlarının ispatıdır. Üretici, artan maliyetlerin olağan ticari risk sınırını aştığını ve bu nedenle ifanın kendisinden beklenemeyeceğini kanıtlamalıdır. Ancak pratikte her şey belgelendirme ve iyi niyetle başlar. Tarafların erken dönemde yazılı bildirim yapması, sürecin mahkemeye taşınmadan uzlaşmayla çözülmesini kolaylaştırır.

Türk Borçlar Kanunu’nun 138. maddesinde yer alan “aşırı ifa güçlüğü” kavramı üretici ve tedarikçi açısından nasıl bir koruma sağlar?

Kural olarak her tacir, basiretli bir iş insanı gibi davranma yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülük, tacirin iş ve sözleşme ilişkilerinde olağan bir kişiye kıyasla daha öngörülü, dikkatli ve tedbirli hareket etmesini gerektirir. Ancak enflasyonist ortamlarda döviz kurundaki olağanüstü dalgalanmalar, çoğu zaman basiretli tacirler tarafından dahi öngörülemez niteliktedir.

Bu durumda tedarikçi, Türk Borçlar Kanunu m.138 kapsamında aşırı ifa güçlüğü hükümlerine dayanarak uyarlama davası açabilir. Tedarikçi, sözleşmenin imzalanmasından sonra ortaya çıkan olağanüstü ekonomik koşullar nedeniyle edimini ifa etmesinin kendisi için dürüstlük kuralına aykırı hale geldiğini ispatlarsa, hakimden sözleşmenin yeni koşullara göre uyarlanmasını; bu mümkün olmazsa sözleşmenin feshedilmesini talep edebilir. Özellikle plastik sektöründe hammadde fiyatlarının birkaç katına çıkması veya enerji maliyetlerinin olağanüstü artışı bu madde kapsamında değerlendirilebilir.

Artan maliyetler nedeniyle üretim kalitesi düşerse, ortaya çıkan ayıplı mal sorumluluğu kime ait olur?

Bu, işin kırılma noktasıdır. Üretici maliyetleri kısmak için daha düşük kalite hammaddeye yöneldiğinde, sözleşmenin temel dengesini bozan bir risk ortaya çıkar. Türk Ticaret Kanunu (TTK) ve Türk Borçlar Kanunu (TBK) uyarınca üretici, malın “sözleşmede kararlaştırılan niteliklere” sahip olmasından sorumludur. Ayrıca ürün nihai tüketiciye ulaşmışsa, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun devreye girer. Dolayısıyla ekonomik gerekçeler —örneğin maliyet baskısı, kur farkı veya tedarik zorlukları— kaliteye ilişkin yükümlülüğü ortadan kaldırabilecek nitelikte değildir. Aksine, bu tür kriz dönemlerinde üreticiden “kaliteyi koruma yönünde daha yüksek özen” beklenir. Çünkü piyasada oluşan güven, sadece ürünün fiyatıyla değil, standardını sürdürebilme kabiliyetiyle ölçülür.

Peki, üretici bu durumda “maliyet baskısı” veya “mücbir sebep” gerekçesiyle sorumluluktan kurtulabilir mi?

Genellikle hayır. Mücbir sebep kavramı, borcun ifasını tamamen imkansız hale getiren dışsal olaylarla ilgilidir; kalite düşüşü ise üreticinin kontrol alanı içindedir. Örneğin, hammadde teminini tamamen engelleyen bir ithalat yasağı veya doğal afet varsa, bu mücbir sebep sayılabilir. Ancak üretici maliyetleri düşürmek için farklı bir hammadde seçmişse, bu bir ticari tercih olarak değerlendirilir. Yargıtay da bu konuda oldukça istikrarlıdır: Ekonomik zorluklar, maliyet artışı veya pazar daralması tek başına mücbir sebep sayılmamaktadır. Bu nedenle de üreticinin “maliyet baskısı” gerekçesiyle kalite standardından sapması, TBK anlamında ayıplı ifa oluşturabilecektir. Hukuki açıdan bu fark önemlidir, çünkü mücbir sebep halinde sorumluluk kalkar; ayıplı ifada ise üretici hem tazminat hem de sözleşmeden dönme riskleriyle karşı karşıya kalır.

Tedarik zincirinde üretici, bayi ve tüketici arasındaki sorumluluk zinciri nasıl işler?

Esas itibarıyla plastik sektörü tam anlamıyla bir zincir üretim modeli üzerine kurulu. Hammaddenin tedarikçisinden başlayıp, üretici, distribütör, bayi ve nihai tüketiciye kadar uzanan bir yapı var. Her bir halka, kendi sözleşmesel ilişkisinde borçlarını yerine getirmekle yükümlüdü fakat ayıbın kaynağı üretim aşamasındaysa, üretici nihai sorumluluğu taşır. Burada da değinilmekte fayda olan nokta, rücu mekanizmasının devreye girmesidir. Bayi, tüketiciye karşı ilk muhatap olur ve zararı gidermekle yükümlüdür; ancak bu ödemeyi yaptıktan sonra üreticiye veya tedarikçiye rücu etme hakkı mevcuttur. Bu zincirin sağlıklı işlemesi için üretim sürecindeki tüm teknik testlerin, kalite belgelerinin, tedarik sertifikalarının eksiksiz arşivlenmesi gerekir. Aksi halde ayıbın kaynağının ispatı güçleşir ve zincir boyunca herkes “toplu sorumluluk” altına girer.

Tedarik zincirinde mücbir sebep nedeniyle teslimat gecikmeleri de yaşanıyor. bu gecikmeler ayıplı ifa sayılır mı, yoksa uyarlama hakkı kapsamında mı değerlendirilir?

Teslimat gecikmesinin niteliği burada belirleyici olur. Eğer gecikme öngörülemez ve kaçınılmaz bir olaydan kaynaklanıyorsa —örneğin liman grevleri, uluslararası ambargolar veya doğal afetler— bu durum mücbir sebep olarak değerlendirilebilir. Ancak işletmenin kendi iç organizasyonundaki aksaklık, personel yetersizliği veya finansman sorunları nedeniyle yaşanan gecikmeler, mücbir sebep sayılmayacaktır. Bu ayrımı yaparken iki temel kriteri incelenir; gecikmede tarafın kusuru var mı? Olay sözleşme kurulurken makul bir tacir tarafından öngörülebilir miydi? Eğer iki kriter birlikte sağlanmıyorsa, gecikme “ayıplı ifa” kapsamına girebilecektir. Ancak gerçekten dışsal bir kriz söz konusuysa, üretici TBK m.138 uyarınca uyarlama talebinde bulunabilir veya mücbir sebep savunmasıyla sorumluluktan kurtulabilir. Bu nedenle her tedarik sözleşmesinde gecikme, ifa ve mücbir sebep hükümlerinin açık şekilde tanımlanması hayati önem taşır.

Artan maliyetler sigorta poliçesinin teminat sınırlarını nasıl etkiler?

Enflasyonist dönemlerde üretim maliyetleri, enerji ve hammadde giderleri önemli ölçüde artmakta; bu durum tedarik zincirinin tüm halkalarında ekonomik riskleri yükseltmektedir. Artan maliyetler sonucunda: Sigorta konusu malların değeri yükselir, üretim süreci daha riskli hale gelir, ancak sigorta poliçesindeki teminat limiti sabit kalır.

Bu durumda sigortacının üstlendiği riziko fiilen artarken, poliçe teminatı gerçek zararı karşılamaya yetmez hale gelir. Sonuç olarak, tedarikçi poliçe sınırının üzerindeki zararlardan kendi malvarlığıyla sorumlu olabilir.

Sigorta kapsamı dışında kalan zararlardan etkilenmek istemeyen tedarikçi, sözleşmeye bu konuda koruyucu hükümler ekleyebilir. Ayrıca, Türk Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca, taraflar arasındaki menfaat dengesinin korunması amacıyla poliçenin uyarlanmasını veya yenilenmesini talep etmek mümkündür.

Bu kadar karmaşık bir sorumluluk ağında, işletmeler hukuki risklerini nasıl minimize edebilir?

En etkili yöntem, sözleşme ilişkilerinde “önleyici hukuk” yaklaşımını benimsemektir. Çünkü uyuşmazlıkların büyük kısmı, sözleşme yapılırken öngörülmeyen risklerin sonradan yönetilememesinden doğar. Sözleşme imzalanmadan önce senaryo analizi detaylıca yapılmalı; fiyat, kalite, teslim ve sorumluluk dörtlüsü arasında dengeli bir yapı kurulmalıdır. Ayrıca şirket içinde sözleşme yönetimi ve kalite kontrol departmanlarının koordineli çalışması gerekir. Bir yanda hukuk, diğer yanda üretim planlama masada birlikte oturmalı, iş birliği içinde süreci yürüterek olası riskleri minimal seviyeye indirilebilmelidir. Bu iş birliği ile önleyici hukuk anlayışı benimsenerek; sadece dava riskini azaltmak değil, aynı zamanda markayı, itibarı ve tedarik zinciri güvenliğini korumayı öncelemek amaçlanmalıdır.

Plastik sektörünün bu konuda farkındalığını artırmak ve koruyucu sözleşmeler yapmak için hangi adımlar atılmalı?

Ekonomik dalgalanmalar, hammadde sıkıntısı ya da kur baskısı, sözleşme ilişkilerini kökten değiştirmeyi meşrulaştırmaz. Üretici de tedarikçi de unutmamalıdır ki; hukuk, istikrarı korumak için vardır. Bugün ani maliyet artışlarına karşı aceleyle yapılan revizyonlar, yarının en karmaşık uyuşmazlıklarının sebebi olabiliyor. Plastik sektörü, bir zincir gibidir, her halka diğerine güvenle bağlıdır. Bağlı kalmak zorundadır. Üretici, kaliteyi koruyarak sözleşmeye sadık kalmalı; tedarikçi ise teslim ve hammadde sorumluluğunu dürüstlükle yerine getirmelidir. Çünkü bu zincirin bir halkası zayıfladığında, sadece ekonomik akış değil, hukuki denge de bozulur. Kısa vadeli maliyet kaygılarıyla kaliteyi düşürmek ya da teslim yükümlülüğünü esnetmek, geçici bir rahatlama yaratır ama kalıcı bir itibar kaybına yol açar. Oysa iyi hazırlanmış sözleşmeler, açık mücbir sebep ve uyarlama hükümleri hem üreticiyi hem tedarikçiyi koruyan en güçlü “sigorta”dır. Bu kapsamda gerçekçi ve esnek sözleşmelerin hukuki destekle hazırlanması son derece önemlidir.  Bugün sanayicinin gerçek sınavı; kriz karşısında paniğe kapılmadan, sözleşme bilincini kurumsal refleks haline getirebilmektir. Tedarik zincirinde denge kurmak artık sadece ekonomik değil, hukuki sürdürülebilirlik meselesidir ve bu dengeyi koruyabilen işletmeler, yarının güvenilir markaları olacaktır. Sektörün güvenle varlığını sürdürmesi güven ilişkisi içerisinde hazırlanmış sözleşmelerin varlığına bağlıdır.