“Lüks sadece bir eşyaya sahip olmak değil, aynı zamanda bir dönemi ve duyguyu da sahiplenmektir.” Alain de Botton’un bu sözü, Rahmi M. Koç Müzesi’ne adım atarken aklımda yankılanıyor. Önce hangi yöne gideceğimi bilemiyorum. Öyle bir heybet var ki otomobillerde, hangisine yaklaşsam da yakından baksam, karar veremiyorum. Sonra kronolojik olarak gezmeye karar veriyorum, zaten bu sırada dizilmişler. Biraz da şaşkınım, iki yaşındaki kızım müzeye girmeden hemen önce uyuyakalıyor. Müzenin bebek arabası hizmeti sayesinde huzur içinde dolaşmaya başlıyorum. Her şey fazla iyi.
Duygu SANCAR CİVELEK
Rahmi M. Koç Müzesi kısa bir süreliğine zamanı durdurup, kendinizi nostaljinin konforuna bırakmak için müthiş bir yer. Bir yandan endüstriyel tarihimizin belleğini korurken, diğer yandan klasik otomobillerin nasıl birer değer saklama aracına dönüştüğünü de hatırlatıyor. Ne de olsa koleksiyon ekonomisi, kültürel miras ile ekonomik değer arasında kurulan güçlü bir köprü. Bu otomobillerin, teknelerin, uçakların bazıları belki de hurda olarak satın alınmıştı Koç ailesi tarafından ama şüphesiz bir otomobilin değeri yalnızca motor gücünde ya da tasarımında değil, taşıdığı hikayede…
Müzede sergilenen her araç, aslında geçmişle kurulan duygusal bağın ekonomik değer kazanmış hali. Tüm bu koleksiyon Türkiye’de otomotiv endüstrisinin hangi aşamalardan geçtiğini belgeleyen bir sanayi arşivi aynı zamanda. Dünyada birçok sanayici, koleksiyon ekonomisini sadece kişisel bir tutku olarak değil, şirket kültürünün parçası olarak da görüyor. Çünkü biliyoruz ki koleksiyon hem geçmişten ders almayı hem de geleceğe vizyon taşımayı mümkün kılıyor. Rahmi Koç’un otomobil koleksiyonu da tam olarak bu noktada sanayici kimliğini yansıtıyor.
Üretimin, teknolojinin ve yeniliğin tarih boyunca nasıl evrildiğini gösteriyor… Üstelik sıkıcı bir tarih dersi gibi değil de müthiş bir deneyim sunarak. İnce düşünülmüş çocuk dostu seçenekleri ise sizi bir hafta sonu burayı minik bir yakınınızla gezmeniz için adeta çağırıyor. Zamanı durdurmak mümkün değil ama onu böyle bir müzede yavaşlatmak kesinlikle mümkün.
ZAMANIN RUHU
Henry Ford’un 1910’larda başlattığı seri üretim sayesinde otomobiller artık sadece zenginlerin oyuncağı değil; orta sınıfın da erişebileceği bir ulaşım aracı haline gelmiş. Buna rağmen sokaklarda hâlâ at arabaları dolaşıyor. Zaten üretilen otomobiller de at arabalarını çağrıştırıyor bir hayli, yalnızca onların gürültülü ve merak uyandırıcı modelleri gibi. İnsanlar ilk kez bu kadar hızlı bir şekilde bir şehirden diğerine gidebiliyor.
Otomobillerin dış tasarımından çok iç tasarımı dikkatimi çekiyor. Deri kaplamalar ne kadar da zamansız ve şık. Sade ve aynı zamanda iddialı. Sessiz şıklık dediklerinden. Uzun uzun incelemek istiyorum, sanki o dönemin insanının yaşam tarzına dair detayları otomobillerin dış değil iç tasarımında yakalamaya çalışıyorum.
OTOMOBİL ARTIK BİR YAŞAM TARZI
Ancak otomobil demek sadece ulaşım değil; bir yaşam tarzı aynı zamanda. İnsanlar kırsaldan şehre göçtükçe “pazar günü gezintisi” diye bir kavram doğuyor. Aileler arabalarına atlayıp şehrin dışına pikniğe gidiyor.
Tabii herkes bu yeni makinelerden memnun değil. At arabası üreticileri işlerini kaybetmekten şikayet ediyor, gazetelerde “motorlu araçların çok tehlikeli olduğu” tartışılıyor. Ama artık dönüş yok. Otomobil, modern çağın simgesi oluyor.
1950’LER YAKLAŞTIKÇA TASARIM DEĞİŞİYOR
1940'lara ilerledikçe, daha doğrusu İkinci Dünya Savaşı döneminde ciddi ölçüde azalan üretimden sonra mecburen 1950’lere yaklaştıkça daha uzun, alçak ve geniş gövdeler ortaya çıkıyor. Uzun kaputlar, gövdeyle birleşen arka çamurluklar ve krom süslemeler sanki savaştan bunalan halkın “modern” ve “umut veren” tasarım özlemine çare oluyor.
Öte yandan Avrupa’da da şartlar hala pek iyi değil. Almanya’nın Wolfsburg kasabasında Adolf Hitler’in talebi üzerine Ferdinand Porsche tarafından üretilen Volkswagen Beetle, halk arabası olma stratejisiyle orta sınıfa hitap ediyor. Zaten markanın anlamı, tam da bu demek. Öyle ki ünü Avrupa’yı aşıp Amerika’ya kadar gidiyor.
ROCK’N’ROLL, STİL VE ÖZGÜRLÜK
1950’lere geldiğimde otomobilin üzerinde deri ceketli bir John Travolta görüyorum sanki, Grease müzikalinin rock’n roll ezgilerini mırıldanıyorum. Yaşam tarzının sembolü olmaya başlayan arabalar artık daha büyük kavramlarla anılıyor. Özgürlük, stil ve statü.
Bugün hâlâ klasik Amerikan arabası dendiğinde gözümüzde canlanan görüntü aslında 1950’lerin eseri.
James Dean’in dediği gibi: Sonsuza kadar yaşayacakmış gibi hayal et, bugün ölecekmiş gibi yaşa.
İşte mustang. Amerikan rüyasının somut örneği. Eşim Amerika’ya ilk gittiğinde, ayağının tozuyla Mustang kiraladığını anlatır hep. Türk erkeklerinin gönlünde yatan aslan bu mu yoksa sadece eşime özel mi, emin olamıyorum. Bu arabanın bir kimliği var, şüphesiz. Zaten marka yaratmak tam da bu değil mi?
1970’lerde yumuşak hatların yerini sert ve keskin çizgilere bıraktığını görüyorum. Muscle car felsefesi tam gaz devam ediyor: “Biletini al, yolculuğa çık."
Bu köşe çocukların uğrak yeri, zira içine girilmesine izin verilen tek otomobil bu. Direksiyonu erkek çocukların elinden kapmak kolay değil. Öte yandan müze haline getirilmeden önceki döneme gönderme yapmak üzere bir nostaljik çarşı tasarlanmış. Eczanesiyle, demircisiyle, ısmarlama kunduracıyla ve saatçisi ile oldukça gerçek. Özellikle saatçi dükkanında çalan o alaturka şarkı beni dinginleştirirken zamanı da sorgulatıyor. Yavaşlamamız mı gerekiyor biraz?
Atamız unutulmamış, onun savaşta seyahat ettiği otomobil de burada. Zaten Rahmi Koç’un odasının yansıtıldığı bölümde de Atatürk’ün kıyafetleri sergileniyor. Ona dair özel eşyaları seyretmek hoşuma gidiyor.
İnsan detaylarda bir umut arıyor sanki.