Bazen bir şehri anlamak için müzeleri değil, insanların gündelik hayatını izlemek gerekir. Çünkü şehirleri unutulmaz kılan, çoğu zaman haritalarda gösterilmeyen ayrıntılardır.
ŞEHRİN GÖRÜNMEYEN TARAFI
Bir şehri gerçekten tanımak için kaç gün gerekir? En meşhur müzesini gezmek, en güzel manzarasını görmek ya da en popüler restoranında yemek yemek yeterli midir? Yoksa bir şehrin ruhu, ancak orada yaşayan insanların gündelik hayatına temas edebildiğimizde mi görünür olur? Londra’ya doğru yola çıkarken bunların hiçbirini düşünmüyordum elbette. Önümde sadece keyfini çıkaracağım dört gün vardı.
Sabah 4’te kalkmama rağmen bir kitap bitirdiğim sakin ve üretken bir uçak yolculuğu ardından şehre iniyorum. Geçen hafta Ege’nin muhteşem kıyılarında yaz ve deniz sezonunu açmış olduğumu unutturan bir yağmur karşılıyor beni. İyi ki o sweatshirtü almışım yanıma. Bir de şemsiye bulursam, şehrin tadını çıkarmama engel olacak hiçbir şey kalmayacak. Zaten epey yorgun geçen birkaç aydan sonra bu seyahatten beklentim oldukça yüksek.
Üniversiteden arkadaşımla buluşup listesindeki İngiliz publarını keşfediyoruz. İstanbul’da oturduğumuz yerlerde aramızda 5 km varken ve görüşemiyorken, Londra’da bunu yapabilmenin haklı gururunu yaşıyoruz. Hampton’da değil de 2010’ların Asmalımescit’inde gibiyiz ve elbette soğuk hava umurumuzda olmuyor. Tipik Londra havası diye de güzel bir kılıf bile buluyoruz. Saatlerimiz 19.00’u gösterdiğinde yönümüzü Novello Tiyatrosu’na çeviriyoruz. Mamma Mia müzikaline aylar öncesinden aldığımız biletleri çıkarıp sıraya giriyoruz. Sahne açılıyor, herkesin ezbere bildiği şarkılar, renkli bir atmosfer… Ama garip bir şekilde içine tam olarak giremiyorum. Belki günün yorgunluğu, belki akşamın temposu… Ya da belki de her deneyimin beklendiği kadar büyük olmak zorunda olmadığını ilk kez o an kabul ediyorum.
Temsil bitiyor, saat henüz erken. Aslında saat farkını düşününce çok da değil ama uykuya feda etmek istemiyoruz kısıtlı saatlerimizi. Yolumuzu Soho’dan geçiriyoruz. Belki de soğuk hava etkisiyle sokaklar pek canlı değil. Yaz enerjisi buralara uğramamış diye geçiriyorum içimden. Aslında bu şehrin normali bu.
ASIL HİKAYE BURADA BAŞLIYOR...
Ertesi gün, aramıza yedi yıldır burada yaşayan arkadaşım da katılıyor. Rotamız bu sefer Brighton. İş arkadaşlarımın “kesin bir hafta sonu ayırmalısın” diye ısrar ettiği, iş konferanslarından aşina olduğum, dolayısıyla benim de beklentilerimin hayli yükseldiği Brighton’a, arkadaşım İngiltere’de geçirdiği yedi yıla rağmen hiç gelmemiş. Eksikliğini de hissetmemiş. Biraz dedikoduyla geçen bir saatlik tren yolculuğu ardından rüzgarlı, güneşli ve aktivist bir Brighton karşılıyor bizi. Arkadaşımın bir yaşındaki kızı ile protestoların ortasında buluyoruz kendimizi. Biraz şaşkınım; TOMA yok, polis gülümsüyor, hatta vatandaşla fotoğraf çektiren bir memur bile var. Az ileride sokak müziği yapan muhteşem bir orkestra görüyoruz. Başka türlüsü mümkün diye geçiriyorum içimden. Arkadaşım belki de tam o an, İngiltere’ye taşınmakla kızının geleceği için ne kadar doğru bir adım attığını düşünüyor içinden. Güvende hissetme duygusu çok temel ve çok derin bir konu. Avrupa seyahatlerinde birkaç günlüğüne yakalamaya çalıştığımız bu duyguyu ülkemde kaybedeli ne kadar oldu hatırlamıyorum.
Royal Pavilion Müzesi, Brighton Pier falan derken ziyaret edilecekler listesi pek hızlı tükeniyor. Atladığımız bir yer mi var acaba diye sorgulamadan edemiyoruz ama sonra fark ediyoruz ki Brighton, bizim gibi turistler için deniz ürünleri eşliğinde sahilde bir şeyler içmek için geçirilecek birkaç saatten ibaret. Yerliler için ise çok daha fazlası elbette.
Brighton’ı cazip kılan, Londra’ya bir saat mesafedeki denize girme seçeneği gibi duruyor ama sebebi daha derinlerde. Sol düşüncenin hakim olduğu, haliyle oldukça açık görüşlü kişilerin yaşadığı ve Avrupa’nın LGBT başkentlerinden biri sayılabilecek bir şehirden bahsediyoruz aslında. Sonradan aramıza katılan İngiliz arkadaşım Jon, buraya taşınma isteğinden ve yükselen emlak fiyatlarından söz ederken, Japon eşi Emi ve Hintli arkadaşı Shruthi ise yıllar içinde maruz kaldıkları ayrımcılığın nasıl biçim değiştirdiğini anlatıyorlar satır aralarında. Görünümleri sebebiyle ilkokul çağlarında yaşadıkları akran zorbalığının, büyüdükçe nasıl da dolaylı bir zorbalığa dönüştüğünden bahsediyorlar. Brighton’da ise bunların hiçbirinin olmadığından. Brighton işte bu kapsayıcı ruhuyla çekiyor insanları. O an fark ediyorum ki bir şehrin çekiciliği yalnızca görülecek yerlerin sayısıyla oluşmuyor. Bir şehrin sunduğu sosyal iklim, güven hissi ve gündelik yaşam kültürü de en az tarihi kadar görünmez bir değer üretiyor. Belki de bugün şehirlerin rekabet ettiği şey tam olarak bu.
EVE DÖNMEK
Zihnimin çoktan yazmış olduğu hikaye sebebiyle bir hayal kırıklığı olarak başlayan Brighton tecrübem, bana bu şehrin güneşli bir günde deniz kenarında geçirilen keyifli saatlerden ve meşhur fish & chips’inden çok daha fazlası olduğunu gösteriyor. Hissettiklerimi ve düşüncelerimi netleştiren şeyi ise bu geziden sadece bir hafta sonra Shruthi’yi İstanbul’da ağırlarken fark ediyorum.
Kısıtlı vaktine bir Boğaz turu sıkıştırmak istiyoruz. Londra–Mumbai arasındaki İstanbul aktarmalı uçuştan çıkan arkadaşım uykusuz, yorgun ve neredeyse direkt uçuş almadığı için pişman olarak geliyor yanıma. Buna rağmen, Boğaz’ın turkuaz rengini ilk gördüğü anki tepkisi hâlâ gözümün önünde. Galataport’tan kalkan teknemizde geçirdiği bir saatin sonunda tamamen yenilenmiş, yorgunluğunu atmış ve daha şimdiden İstanbul’a yapacağı ikinci ve uzun seyahatin planlarını yapmaya başlıyor. Sohbet arasında bir yakada oturup diğer yakada çalışan İstanbul sakinlerinden bahsettiğimde tepkisi ise sahip olduğumuz şeyleri görmezden gelmeye ne kadar alışkın olduğumuzu kanıtlıyor sanki:
“Bu deneyimi her gün yaşadıkları için ne kadar şanslılar.”
Gülümsüyorum.
Davulun sesi uzaktan hoş geliyor. Sohbet ister istemez memleketlerimize geliyor. Oldukça sert bulduğu Türk kahvesini kendini zorlayarak bitirirken ekliyor:
“Yüzlerce yıllık tarihimiz ve turistlerin ağzını açık bırakan güzelliklerimiz var evet ama ev gibi hissettirmesi için başka şeyler lazım.”
Shruthi’yi bavuluna attığı elma çayı ve çifte kavrulmuş fıstıklı lokumla havaalanına uğurluyorum. Dönüş yolunda aklımdakileri tartmaya çalışıyorum.
AYNI ŞEHRE, SUYA, SOKAĞA BAŞKA GÖZLE BAKMAK
Bir şehrin gerçek değeri, turist olarak görebildiklerimizde değil; orada yaşayanların her gün deneyimlediği hayatta saklı.
Yaşadığım şehrin ne kadar özel bir şehir olduğunu gelen her ziyaretçiden duymaya çok alışkınım zaten. Köprüden her geçişimde kafamı çevirip gecesiyle gündüzüyle bu şehrin biricik görkeminden etkilenmediğim tek bir an hatırlamıyorum. Ama Brighton bana, bir şehri değerli kılan şeyin yalnızca manzarası olmadığını yeniden düşündürüyor. O çok sevdiğim söz yeniden aklıma geliyor: İnsan ne aradığını anlamak için dünyayı dolaşır, bulmak için yine eve döner. Aynı şehre, aynı suya, aynı sokağa bu kez başka bir gözle bakarken.