Tam Sürüm

Duygu Sancar Civelek

Kamusal alanların görünmeyen ekonomisi

Kamusal alanların yeniden hayat bulduğu şehirlerde, Müze Gazhane gibi dönüşüm hikayeleri bir hafta sonu yalnızca ruhumuzu değil yerel ekonomiyi de canlandırıyor. Ücretsiz etkinliklerin görünmeyen refahı, kent yaşamına dokunan yatırımların gerçek değerini gözler önüne seriyor.


Belediyelerin son yıllarda, özellikle büyük şehirlerde, sosyal etkisi belirgin biçimde artıyor. Yol, su, elektrik gibi temel hizmetlerin ötesine geçip adeta Maslow piramidinin üst basamaklarına oynuyorlar. Atıl bir vapur iskelesi kütüphaneye, işlevini yitirmiş köhne bir yapı sergi alanına, sıradan bir park festival alanına dönüşüyor. Ve evet, bunu oldukça iyi yapıyorlar. Bu yazı biraz da yerel ekonomideki çarpan etkisinin, şehirde geçirilen sıradan bir hafta sonunda nasıl görünür hâle geldiğine dair…

Evden çıkmak, şehre karışmak


Hava buz. Dışarı çıkmak pek de gelmiyor içimden. Evde daha açılmamış kolilerim var. Taşınmak hiçbir zaman yüzde yüz yerleşmenin sağlanamadığı bir olgu benim için. Derken o sözü hatırlıyorum. “A clean house is a sign of a wasted life.” Kat kat giyiniyorum ve kendimi dışarı atıyorum. Müze Gazhane’nin kapanmasına sadece iki saatim var. Neyse ki İstanbul trafiği en azından soğuk havalarda yüzümü güldürüyor. Sokaklar adeta İstanbul’da geçirilen uzun bir bayram tatili boşluğunda. İyi ki çıkmışım diyorum. Kapıdan giriyorum. Lodos biraz başımı ağrıtıyor gibi ama çok da üstünde durmuyorum.  Önce şöyle bir dolaşıyorum. Orijinal adıyla Hasanpaşa Gazhanesi’nin hikayesini öğreniyorum. 1892’de Anadolu Yakası’nın havagazı ihtiyacı için kurulmuş, neredeyse bir asır hizmet verdikten sonra atıl kalmış. Uzun bir mücadelenin ardından, endüstriyel miras korunarak yeniden işlevlendirilmiş ve bugün Müze Gazhane olarak yaşıyor. İklim Müzesi, Çocuk Bilim Merkezi, kütüphane, sahneler… Kamusal hayatın iç içe geçtiği bir alan. Etrafındaki öğrenci yurtları sebebiyle muhtemelen, genç ziyaretçi sayısı fazla. Akşamüstü bir üniversite kampüsünü andırıyor; sakin ama üretken.


Yeni şehrin yeni insanları


İlk durağım Bir Şehir Kurmak: Ankara 1923–1933 sergisi. Yenişehir’in 1933’teki konut ve kamu yapıları, modellemelerle yeniden kurulmuş. Görsel malzeme sınırlı olsa da yapay zekanın soyut bilgiyi somutlaştırma gücü hayranlık uyandırıyor. Cumhuriyetin ve Ankara’nın başkent ilanıyla birlikte, hükümet merkezini ayakta tutacak kadroların barınma ihtiyacı doğuyor. Planlar bu ihtiyacın ürünü. Kısıtlı imkanlara rağmen Ankara’yı Ankara yapan isimlerle karşılaşıyorum. Carl Christoph Lörcher başı çekiyor. Ankara’nın modern dönemine ait iki plan yapmış ama hayata geçmemiş. İstanbul ve Bursa’da da izleri var. Bu derece insan ve doğa odaklı birinin Alman Sosyalist Partisi’yle bağlantıları olan Nazi yanlısı biri olması ise beni epey şaşırtıyor. 


Ardından Nevzat Tandoğan geliyor. 36 yaşında göreve gelip 17 yıl boyunca hızla projeler üreten, Atatürk’ün takdirini kazanmış bu belediye başkanının biyografisini satır satır okuyorum. Kitabımın imza günü sebebiyle gittiğimde, Tandoğan Meydanı’na bakan otelde kaldığım günleri yad etmek istiyorum belki de, bilemiyorum. Bir şehir yalnızca binalardan ibaret değil şüphesiz. Onu değerli kılan sakinleri. Yeni Ankara’nın insanları kozmopolit; bürokratlar, doktorlar, memurlar… Bir yandan da modern toplumun görünmez emekçileri; şoförler, postacılar, dadılar, itfaiyeciler, savaş kaçkınları, genelev kadınları. Bugünün kentsel dönüşüm furyasındaki çok katlı apartmanlarının aksine tek katlı, düz ayak inşa edilen Yenişehir’in 320 konutundan bugün sadece 10’u ayakta. Küratörlerin tabiriyle moderne beş kala gerçekleşen ilk Ankara ve sunduğu deneyim tarihin ve yıkımın tozlu sayfalarında kalmış.


Nostaljiden kırmızı alarma


İklim Müzesi’nde ton birden değişiyor. Sepya sakinliği yerini kırmızı alarmlara bırakıyor. Netflix belgesellerinden aşina olduğumuz o “zaman daralıyor, bir şeyler yapmalıyız” hissini veren melodiyi duyuyorum. Bildiğim ama yüzleşmek istemediğim gerçekler çarpıyor yüzüme; eriyen buzullar, yükselen denizler, yok olan mercanlar… Bir de orada öğrendiğim, beni özellikle sarsan bir bilgi: birkaç yıl içinde Türkiye’de turistik cazibenin güney sahillerinden kuzey sahillerine kayabileceği öngörüsü. Aktivist tarafım kıpırdanıyor ama bunun bireysel çabalarla çözülemeyecek kadar büyük bir mesele olduğunu da biliyorum. Duş süresini kısaltmak, G20 hükümetlerinin yapabilecekleri düşünüldüğünde gerçekten devede kulak kalıyor. Deniz yıldızı hikayesini örnek verenler olabilir; ama bu meseleye o kadar romantik yaklaşamıyorum.



Bilim Merkezi: Bildiğim sandıklarım


Saatime bakıyorum, 17.25. Son 35 dakikamı Çocuk Bilim Merkezi’ne ayırıyorum. Bilime dair birçok etkinlikte olduğu gibi, sergi alanı koyu renk ve güneş ışığı almayan bir ortamda kurulmuş. Çocuk teması sebebiyle her şey rengârenk; interaktif bir düzen var. Kaldıraçlar, makaralar, kinetik enerji simülasyonları derken lise fizik bilgilerimi hatırlıyorum. İki yaşındaki kızım ise bunlardan çok, ışıkları ve sesleriyle dikkat çeken enerji simülasyonuyla ilgileniyor. Defalarca deniyor, keyfi epey yerinde. Benim de. Saatim 17.55’i gösterdiğinde artık kapıya doğru yöneliyorum. İstanbul Kitapçısı’nın önünden geçerken sloganını gülümseyerek okuyorum: “İçinde dünya var…” Karnım acıkıyor; Gazhane’nin kafesindense sahile doğru devam etmeyi tercih ediyoruz. Deniz havası her zaman iyi gelir. Kalamış Atatürk Parkı’nın ışıkları eve dönmeden önceki durağın orası olacağını gösteriyor.


Eve zamanında dönüp yeni haftaya hazırlanma düşüncesiyle kısa bir vicdan muhasebesi yaşıyorum ama kalabalığın enerjisi tüm soru işaretlerini siliyor. Yemek stantları imdadıma koşuyor. Buz pistinden gelen müziğin peşine takılıyorum. 90’larda Galleria’da kurulan buz pisti geliyor aklıma. Çocukluk hafızası ne çok şey saklıyor… Profesyonel patencilerin mini şovlarını izlerken kızımın meraklı bakışlarına takılıyor gözüm. Piste çıkmak istiyor; yaşının uygun olmadığını anlatmaya çalışırken görevli gençlerden biri onu kucağına alıp pistte kısa bir tur atmayı teklif ediyor. Tabii ki kızım havalara uçuyor. Artık eve dönmeye hazırım, bilgisayarı açacak olmak bile canımı sıkmıyor. Lodosa rağmen baş ağrım da geçmiş durumda. Ağrıların ve acıların ne kadarı psikolojik acaba diye düşünmeden edemiyorum.


Görünmeyen refah: Ücretsiz etkinliklerin ekonomisi


Kimileri bu tarz kültür, sanat, eğlence başlığı altındaki ücretsiz etkinlikleri/mekanları belediyelere bir masraf gibi görüyor ama aslında ekonomideki çarpan etkisi de tam da burada devreye giriyor. Festival alanına ulaşmak isteyen vatandaş ulaşıma para harcıyor, orada karnı acıkıyor ve esnaftan/sokak satıcısından yemek yiyor, küçük esnafın ciro artışı direkt vergi ve istihdam kalemlerine pozitif etki ediyor. Öte yandan atıl durumdaki bir kamusal alanın ekonomiye kazandırılması bakım maliyetini bir yük olmaktan çıkarıyor, çevresine pozitif değer artışı sağlıyor, talep gören bölge, özel sektörün buraya yatırım yapmasını cazip hale getiriyor. Kent markasının gelişimine ve turizm ekonomisine ciddi katkılar sağlıyor.
Ücretsiz olan bu festivaller özellikle çocuklu aileler için gizli bir refah artışı sağlıyor. Burada harcanmayan para gıda, eğitim, tasarruf gibi başka alanlara kayıyor. Başka bir deyişle vatandaş ruhunu beslemeyi görece ücretsiz veya düşük ücretle yaptığı için kalan sermayesini başka bir alanda kullanıyor. Anlıyorum ki, bazen bir şehrin ekonomisi, bir hafta sonu planıyla; refahı ise iyi düşünülmüş kamusal alanlarla büyüyor. Şehir bize iyi geldikçe, biz de şehre daha çok sahip çıkıyoruz. Çünkü en iyi yatırımlar, insana dokunanlar. 


“Kadınlara bir gün yetmez”


Belediyeler, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde çeşitli çalışmalarla sahada yer alıyor. Burada, meydanlarda karanfil dağıtmakla sınırlı kalan yüzeysel yaklaşımları kastetmiyorum. El emeğiyle üretime ve yerel ekonomiye katkı sunan kadınlara yönelik programlar (girişimci kadınlara teknoloji okuryazarlığı, mobil fotoğrafçılık atölyeleri, tasarım odaklı düşünme eğitimleri gibi) son derece kıymetli. Ancak yılın yalnızca bir gününe sıkışan bu görünürlük, zaman zaman 8 Mart’ın kadınlara adeta bir “izin günü” olarak sunulmasına yol açıyor. Oysa ücretsiz etkinlikler, tiyatrolar ve buluşmalar olumlu olsa da toplumsal düzende köklü bir dönüşüm yaratmak için yeterli değil. Geçtiğimiz günlerde vefat eden Boğaziçi Üniversitesi’nden Şemsa Özar’ın dul ve boşanmış kadınlar üzerine çalışmaları, ekonomik bağımlılığın ne denli yaygın olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Belediyeler bu alanda güçlü ve sürdürülebilir politikalar geliştirdiğinde gerçek fark yaratabilir; bugün yapılanların çoğu ise hâlâ buzdağının yalnızca görünen yüzüne dokunuyor.