Tam Sürüm

West End Işıkları Altında: Londra

West End Işıkları Altında: Londra

Londra’nın ışıkları sadece caddelerini değil, ruhunu da aydınlatıyor. Şehir, tiyatrodan müziğe uzanan sahneleriyle her adımda bir hikaye fısıldıyor. West End’in büyüleyici atmosferinde sahne öncesi heyecanını anlatan Duygu Sancar Civelek, bir seyirci gözüyle Londra kültürünü, sanatın şehre kattığı ritmi ve ekonominin görünmeyen yüzünü keşfe çıkıyor.


Duygu SANCAR CİVELEK


Londra, sadece tarihi ve mimarisiyle değil, aynı zamanda canlı sahne sanatlarıyla da dünyaca ünlü bir şehir. West End, tiyatro ve müzikallerin kalbinin attığı, izleyiciyi hem görsel hem de duygusal bir yolculuğa çıkaran bir merkez. Burada her gösteri, sadece bir performans değil; aynı zamanda yaratıcılık, tutku ve kültür ekonomisinin birer yansıması. Londra’da West End sahnesi, dünya çapında ünlü müzikaller ve tiyatro prodüksiyonlarıyla dolup taşıyor. Lyceum Theatre’da The Lion King, His Majesty’s Theatre’de The Phantom of the Opera, Novello Theatre’de Mamma Mia!, Apollo Victoria Theatre’de Wicked, Victoria Palace Theatre’de Hamilton, Sondheim Theatre’de Les Misérables, Adelphi Theatre’de Back to the Future the Musical, Cambridge Theatre’de Matilda the Musical, Piccadilly Theatre’de ise Moulin Rouge! The Musical sahneleniyor. Bunun yanı sıra, son dönemde West End’e katılan Stranger Things: The First Shadow Phoenix Theatre’de ve The Devil Wears Prada Dominion Theatre’de izleyicilerle buluşuyor. Ben size bugün Moulin Rouge!’dan bahsedeceğim. Çünkü Moulin Rouge! gösterisi, kültür ekonomisinin sahnede nasıl ışıltılı ve çarpıcı bir şekilde hayat bulduğunun en güzel örneklerinden biri.


Londra ve Sanat


Londra’daki ilk günüm. Henüz uçaktan ineli birkaç saat olmuş. 10 yıl öncesinin anılarını gözümün önüne getirmeye çalışıyorum, tanıdık sokakları gördükçe. Borough Market kapanmadan yetişiyorum ve ayaküstü prosecco içerek istiridye yiyorum. Fransız aksanıyla İngilizce konuşan esnaftan peynir tadıyorum. Tate Modern’in yürüyerek sadece 10 dakika sürdüğünü fark edince bu sefer adımlarımı o tarafa çeviriyorum. Sürekli zamanla yarışıyorum ama öyle çok da zorlanmıyorum. Zaten yalnız gezmenin en güzel yanının, bir başkasının enerjisine uyumlanmak zorunda olmamak olduğunu fark ettiğimden beri keyfim daha da yerine geliyor. Müzedeki seçki, bana modern sanatın sorgulayan tarafına bir kez daha hayran bırakıyor. Klasik sanat daha ziyade estetik duyguma dokunurken, modern sanat harekete geçiriyor sanki.

Gözüm saatte; Piccadilly Tiyatrosu’na yetişmek üzere metroya biniyorum. Aksilik bu ya, durağı kaçırıyorum. Temsil öncesi yemek artık zor görünüyor. Biraz canım sıkılıyor ve strese giriyorum; ta ki tiyatronun sokağındaki muhteşem kalabalığı görene kadar.


West End ışıltısı


Piccadilly Theatre binası, Moulin Rouge! temasıyla giydirilmiş. Önünde metrelerce uzanan bir kalabalık var. Öte yandan karşısındaki bar tıklım tıklım. Londralılar son sıcak günlerin tadını açık havada çıkarıyor. Sıcak dediysem de bir yaz akşamı değil elbette; yağmur yağmadığı sürece 10 derecelik bir sıcaklık, içeceği dışarıda yudumlamak için yeterli. Ayaküstü bir şeyler yiyorum ve sıraya geçiyorum. Neyse ki organizasyon ekibi işine çok hakim; sıra çabucak ilerliyor. İçeri giriyorum ve merdivenlerden yukarı doğru çıkıyorum. Merdiven arasında tavanların alçaklığı, basamakların yıpranmışlığı bana müzikalin sergileneceği sahnenin ne kadar eski olduğuna dair ipuçları veriyor. Hayatına anlam katmak, estetik duygusunu geliştirmek veya sadece keyifli vakit geçirip rutinden biraz uzaklaşmak isteyen insanlarla aynı kümenin içinde olduğunu düşünmek iyi hissettiriyor. Aklıma girdiğim kitapçıdaki o söz geliyor: “Hi Booklover, your friends around.”

Temsil başlamadan önce içemediğim sokak içeceğinin açığını, tiyatronun barından aldığım kokteyl ile kapatıyorum. Yerime geçiyorum ve kendimi salonun muhteşem dekorunun tadını çıkarmaya bırakıyorum.

Bazı oyuncular ve dansçılar sahnenin muhtelif köşelerinde yerlerini almış, bizi oyuna ısıtıyorlar. Tavandan sarkan perdeler, ışıklar, avizeler, oyunun simgesi yel değirmeni ve tüm dekor baskın bir kırmızı etkisi altında. Öyle bir dekor ki, konusunu bilmesem de birazdan izleyeceklerimin aşk, güç ve şöhret ile ilgili olduğunu anlayabilirdim sanırım. Ben arkama yaslanıp detayları yakalamaya çalışırken, sahnedeki kocaman Moulin Rouge! yazısı yukarı yükseliyor ve ışıklar kapanıyor.


Ve perde açılıyor


Satine’nin The Sparkling Diamond ile sahneye girişi gözlerimi kamaştırıyor. Elton John’dan Your Song dinleyerek Satine ve Christian’ın aşkını seyretmek hoşuma gidiyor. Roxanne adlı şarkıyla bir tango parçasını izlemekten ve dinlemekten hiç sıkılmayacağımı hatırlıyorum.

Bilmeyenler için ufak bir hatırlatma: aslında Moulin Rouge! klasik bir aşk teması. Christian, genç ve idealist bir yazar, kulübün en gözde şarkıcısı Satine’e aşık olur. Bu aşk hem çılgınca hem de engellerle doludur; sosyal statü, para ve kaderin zorluklarına karşı mücadele etmek zorundadırlar. Açıkçası hikayenin bende bıraktığı büyük bir iz yok ama yine de özgürlük, tutku, hayaller ve sanatın dönüştürücü gücü üzerine bir felsefeyi sahneye taşıyan bir müzikal. Öte yandan oyunculuklar güzel, koreografi yerinde, kostümler şık. Nitekim ikinci perdede nispeten düşen enerji, sona doğru şarkı seçimleri ile tekrar epey yükseliyor. Ama en iz bırakanı, seçilen şarkıların popülerliği. Katy Perry’nin Firework’u, Beyoncé’nin All the Single Ladies’ı, Britney Spears’ın Toxic’i gibi ilk gençliğimin şarkılarını dinlerken, hikayeye bu kadar muhteşem uyum sağlamalarına şaşırıyorum. Zaten bence müzikalin en büyük başarılarından biri, popüler ve eşlik edebildiğiniz şarkılarla sizi içine alması. Çünkü müzikaller için bestelenmiş şarkılar ne kadar başarılı olsa da ilk kez duyduğunuz bir ritim sizi içine almakta sınırlı kalıyor. Kokteylimi bitirirken Sweet Dreams çalmaya başlıyor ve ben de sahnedeki dansçılardan biri olmak nasıl olurdu diye geçiriyorum içimden.

Ve perde kapanıyor ama biliyoruz ki bu enerjisi yüksek ekip, bize sıradan bir perde kapanışı ile veda etmez. Nitekim beklenen oluyor ve ekip More, More, More ile tek tek selam veriyor. Elbette salon alkışlarla inliyor; özellikle Satine için. Başroldeki Karis Anderson gerçekten müthiş.


Sahneden şehre uzanan ışık: Belki bir gün…


İstemeye istemeye salondan ayrılıyorum ve kalabalığa karışıp Soho’ya doğru yöneliyorum. Kesinlikle uyuyarak geçirmek istemiyorum saatlerimi, onca yorgunluğuma rağmen. Zaten kapitalizm uyuyan tüketiciyi sevmez, bilirim. Bu anlamda Moulin Rouge! ekonomiye katkısı bakımından oldukça geniş bir etkiye sahip diyebilirim.

Şakası bir yana, Moulin Rouge! sahne ışıkları yalnızca bir aşk hikâyesini değil, kültür ekonomisinin gücünü de yansıtıyor. Londra’nın tiyatro bölgesi West End, dünya çapında ünlü müzikallerle milyarlarca sterlinlik bir ekonomik döngü yaratıyor. Bu döngü; kostüm tasarımcısından sahne işçisine, otel çalışanından restoran işletmecisine kadar yüzlerce sektöre dokunuyor.


Sanat, şehirlerin görünmeyen ihracatı


Sanat artık sadece bir estetik deneyim değil, şehir ekonomilerinin nabzını tutan bir yatırım alanı. Aslında biliyoruz ki kültür ekonomisi, bir ülkenin görünmeyen ihracatı. Londra’da Moulin Rouge! salonlarını dolduran seyirciler, aslında bir şehrin marka değerini satın alıyor. İstanbul, İzmir veya Ankara’nın eksiği var mı diye geçiriyorum içimden. Kim bilir, Moulin Rouge! belki bir gün İstanbul’un, İzmir’in ve Ankara’nın ışıklarını da parlatır; Beyoğlu’nda, Karaköy’de, Kordon’da veya Tunalı’da da benzer bir ışıltı ve ekonomik hareketlilik yankılanır.