Tam Sürüm

Duygu Sancar Civelek

Son durak: Pera Palace lüksün değişen anlamı ve düğün ekonomisi

Pera Palace’ta Orient Express konseptiyle kurgulanan bir düğün gecesi, nostaljik bir atmosferin içinde lüksün değişen anlamını, zamanın mekanla kurduğu ince bağı ve giderek büyüyen düğün ekonomisini görünür kılıyor. Geçmişle bugünün iç içe geçtiği bu gecede, bir düğün yalnızca bir kutlama değil, aynı zamanda hafızayı, tüketimi ve duyguyu yeniden kuran bir deneyime dönüşüyor.


Save the date! 4 Nisan’da Pera Palace’ta evleniyoruz. Konsept Orient Express! Liseden arkadaşım Eylül’ün düğün davetini böyle alıyorum. 20 yıllık arkadaşlığın duygusunu bir kenara bırakıp hızla asıl meseleye geçiyorum: Ne giyeceğim? Orient Express karakterlerinden biri olmam lazım. Haftalar süren arayıştan sonra kadife bir parçayla yetineceğimi henüz bilmiyorum.


Doğu ekspresinde cinayet


Unutanlar veya henüz okumayanlar/izlemeyenler için küçük bir not: Murder on the Orient Express, Agatha Christie’nin 1934 yılında kaleme aldığı bir cinayet romanı. Hikâye, Ratchett’ın yıllar önce işlediği ve Daisy Armstrong adında küçük bir kızı öldürdüğü olayın intikamını almak üzere trendeki yolcuların ortaklaşa hareket ettiği bir kurguya dayanıyor.


Son seferini 1977’de Paris’ten başlayarak Viyana, Budapeşte, Milano ve Venedik’ten geçerek İstanbul’a yapan Orient Express, Agatha Christie’nin de sıklıkla kullandığı bir hat. “King of trains and train of kings” diye özetlenen trendeki lüks, dönemin saraylarıyla yarışır nitelikte: Kristal bardaklar, ipek perdeler ve gümüş servisler her yerde…


Elbette gerçek lüks sadece görünen detaylarla sınırlı değil. Orient Express’i çekici kılan, 2,5 ay süren bu rotayı 80 saate kadar düşürebilmiş olması. Zaman, her daim en değerli kavram, malum. Trendeki lüks ve konforun, son durak olan İstanbul’daki konaklamada da devam ettirilmesi fikriyle tasarlanan Pera Palace Oteli, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin de mimarı olan Alexandre Vallaury’nin imzasını taşıyor.


Romanı Türk okurlar için özel kılan ise 1926–1932 yılları arasında otelin 411 numaralı odasında kaleme alınmış olması. Oda bugün hâlâ otel misafirlerinin ziyaretine ve konaklamasına açık. Otelde kalan ünlü figürler Agatha Christie ile sınırlı değil elbette: Ernest Hemingway, Alfred Hitchcock, İran Şahı Rıza Pehlevi, İngiltere Kralı VIII. Edward, Amerikalı First Lady Jacqueline Kennedy, Celal Bayar, İsmet İnönü ve daha bir çok ünlü isim… Odası bugün konaklamaya açık olmayan tek bir isim var: Atatürk. 101 numaralı oda müze olarak kullanılıyor.


1930’lardan 2026’ya nostaljik asansörün önünde


Düğüne biraz erken gelmenin tadını çıkarıyorum; otel adeta bir müze. Nostaljik asansörün önüne gidiyorum ve yaklaşık 10 sene önce yine bir düğün için geldiğim bu otelde aynı fotoğrafı çektiriyorum eşimle. Fotoğrafları yan yana getirince aradan geçen yıllar daha da belirginleşiyor. Gençlik varmış dediklerinden… Neyse ki aşkımız baki(!)


Zaman kavramı üzerine


Kubbeli Salon’un yanında kokteyl başlayacak ama saat henüz erken. Gelinin ve damadın yanına gitmek, onları seremoniden önce görmek istiyorum. Topuklulara inat merdivenle çıkıyorum. Otelin dokusunu hissedeceğim herhangi bir anı kaçırmak istemiyorum.


Odaların arasında minik sergi alanlarındaki yemek takımlarına ilişiyor gözüm. Lüks anlayışının ve tasarım dilinin yıllar içinde ne kadar değiştiğini fark ediyorum. Özel davetler için kullanıldığı belirtilen tabaklar, fincanlar ne kadar sade, hatta sıradan. Birazdan oturacağımız düğün sofrasında göreceğim suplalar, çiçekler, vazolar ve şamdanlarla kıyaslamadan edemiyorum.


Sıradaki sergi masasında kartvizitler dikkatimi çekiyor. Adnan Menderes’inkini görüyorum. Bugünün beyaz yaka dünyasındaki unvan enflasyonunu düşününce gülümsüyorum.


Gelin ve damadın son hazırlıkları yaptığı odaya giriyorum. Aylar süren telaş nihayet bitmiş. Şampanyalar patlatılıyor. Artık tadını çıkarma vakti. Dönemin modasını yansıtan saç tokalarını dağıtıyor bize Eylül. Orient Express karakterlerinden biri olamadım ama en azından kadife tulum ve inci kolyeyle ucundan yakaladım diye düşünürken, başka bir arkadaşımız Ayşe giriyor içeriye. Püsküllü kıyafeti ve tacı ile adeta 1930’lardan fırlamış. Uzun sigaralıklar, siyah eldivenler görüyorum diğer misafirlerde… Bu anları ölümsüzleştirmemiz şart. Instax’la fotoğraf çekmeye başlıyoruz. 1930’lardaki tek karelik fotoğraflardan farklı olarak buna 10 saniyelik ses kaydı da ekleyebiliyoruz. Eylül’le tanışma hikayemizden, lisedeki Alanya tatilimizden bahsediyorum.


Son durak: İstanbul


Kokteyl başlıyor. Kalabalığın içinde tanıdık yüzleri yakalamaya çalışıyorum. Bir yandan da bu koltuklarda oturan tarihi figürler, bu salonlarda atılan imzalar, karalanan satırlar zihnimden geçiyor... Burası insanı zaman kavramı üzerine yeniden düşündürüyor.


Masalarımıza geçerken bugüne özel incelikli detayları fark ediyorum. Masa numaraları yerine masa isimleri var. Her biri Eylül ve Hüseyin’in hayatlarında önemi olan şehirlerin isimlerini taşıyor. Pera Palace’ın, dünyanın önemli başkentlerinden geçerek tamamlanan Orient Express’in son durağı olmasıyla; Eylül ve Hüseyin’in Amerika, Kanada ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde yıllar geçirmiş olması arasında hoş bir bağ kurulmuş.


Şehirlerden en çok Berlin’i seviyorum. “İlk aşık olduğumuz.” Bir de Durham hoşuma gidiyor. “Doktorada birbirimizi teğet geçtiğimiz”. İnsan kırklarına yaklaştıkça bazen “o yoldan değil de buradan gitseydim ne olurdu” diye düşünür ya… Umduğu gibi gitmeyen şeyleri yeniden kurma isteği kendini hissettirir. Durham detayı sanki bazı şeylerin eninde sonunda gerçekleşeceğini hatırlatıyor. Aşk gibi.


Düğün endüstrisi: Salonun sessiz lüksü


Muhteşem canlı çiçeklerle süslenmiş Pera salonuna giriyorum. Masalarda suplalar, peçeteler, mumlar… Her şey epey şık. Öte yandan Pera Palace’ın kendi asaleti aslında hiçbir şeye ihtiyaç duymuyor. Buradaki lüks yorucu değil; aksine dingin ve sessiz. Kendini ispat etmeye çalışmıyor. Bugün “lüks” diye pazarlanan pek çok mekanın gürültüsünden uzak. Sınır tanımayan düğün endüstrisi bile bu atmosferin önüne geçemiyor.


Bu dingin ihtişamın içinde dolaşırken, aslında yalnızca bir mekanı değil, çok daha büyük bir organizmanın parçasını izlediğimi fark ediyorum. Etrafa göz gezdirirken bu salondaki her detayın maddi manevi bir bedeli olduğunu görüyorum. Düğünler artık yalnızca bir ritüel değil; turizmden modaya, perakendeden hizmet sektörüne uzanan milyarlarca dolarlık bir ekosistem. Fortune Business Insights verilerine göre pazar büyüklüğü 2025’te bir trilyon doları aşmış durumda. 2033 beklentisi ise 2.5 trilyon dolar. 


En büyük payı alan mekan ve catering hizmetlerini müzik, fotoğraf, dekorasyon ve etkinlik tasarımı takip ediyor. Türkiye bu alanda güçlü bir merkez; İstanbul ve Bodrum, uluslararası düğün planlayıcılarının radarında. “Destination wedding” trendi büyüdükçe, çiftlerin tercihleri de değişiyor. Sade ve butik kutlamalar yerini kişiselleştirilmiş, hikayesi ve deneyimi olan organizasyonlara bırakabiliyor. Eylül ve Hüseyin’in bugün tasarladığı tam da bu işte. Her masasında bir şehir, her şehirde bir anı olan bir gece.


Öte yandan tek bir geceye maddi ve manevi bu kadar emek harcamaya gerek var mı diye sorgulayanlar da var. Şüphesiz aynı bütçeyle dünyanın bir kısmını gezmek mümkün. Zira çiftler sosyal medyada gördükleri kusursuz gecelerin gerçekleşmeme ihtimallerini de biliyorlar. Ancak insan, kökleriyle ve anılarıyla yaşayan bir varlık. Böyle bir gün, hayatının dönüm noktalarından birinde, biriktirdiği tüm insanlarla birlikte mutluluğunu paylaşma ve hayatına bir adım öteden bakabilme fırsatı sunuyor. Böylesine yoğun ve hatırlanası anlar yaşamak insana hayatın sadece çabalamaktan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Belki de tüm o çabaya değdiğini...

 
Kierkegaard ile bitirelim o halde: Hayat ileriye doğru yaşanıyor ama geriye bakarak anlaşılıyor.