Tam Sürüm

Atatürk’ün ekonomi nasihati: “Kalkınmak sanayileşmek demektir”

Türkiye uzun yıllardır büyümeyi kalkınma zannediyor. Oysa gerçek kalkınmanın yolu; üretimden, sanayileşmeden ve katma değer yaratmaktan geçiyor. Bugün yaşanan yüksek enflasyon, dış borç ve ekonomik kırılganlıkların temelinde ise üretimden uzaklaşan ekonomik anlayış yatıyor. Atatürk’ün yıllar önce işaret ettiği gibi; kalkınmanın anahtarı yeniden sanayiyi merkeze alan bir ekonomik akıl oluşturabilmekte. 


Yirmi yılı aşkın süredir Meclis Üyesi olarak görev yaptığım Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın Meclis Salonu’nun duvarında yazan bir cümle hep gözüme takılır…

Cumhuriyetimizin kurucusu, Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bir cümlesidir o: 


“Kalkınmak sanayileşmek demektir”

Kalkınma ve Büyüme kelimeleri, bugün bile çoğu kez birbirine karıştırılır. Atatürk’ümüz acaba neden “Büyümek Sanayileşmek Demektir” dememiştir Sanayicisi, çalışanı, genci, yaşlısı, emeklisi, emeksizi ile hâlâ hepimizin kafasını kurcalaması gereken bir çelişkiden söz ediyorum.

 
Ekonomide bazı göstergeler vardır ki, ülkenin geleceğini seçim meydanlarındaki nutuklardan çok daha net anlatır. Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) içerisinde sanayi üretiminin aldığı pay da bunlardan biridir. Çünkü sanayileşmek; yüksek katma değer, teknoloji, nitelikli istihdam, ihracat ve ekonomik bağımsızlık demektir.


2000’li yılların başında Türkiye’nin Gayrisafi Yurtiçi Hasılası’nda sanayinin payı yüzde 28-30 seviyelerinde iken bugün yüzde 18 seviyesine gerilemiş durumda. Fabrika kurmaktan çok AVM açmayı düşünen, makine üretmek yerine konut üreten, yüksek teknoloji geliştirmek yerine “ithal eder kullanırım” diyen bir ülkenin, Atatürk’ün kalkınma hedeflerine ulaşabilmesi mümkün mü?


1983’te 19’uncuyduk

Türkiye, katma değeri yüksek ürünleri üretmedikçe, ihracatını bir noktaya kadar artırabiliyor.

Rakamlar da bunun kanıtı. Hülasa; ne kadar büyüdüğümüz, ne kadar ihracat yaptığımız elbette önemli. Ancak bu rakamlar kalkınmışlık göstergeleri arasında ön sıraları almamıza yetmiyor. Şu örnekten hareket edelim: Türkiye 1983 yılında dünyanın en büyük 19’uncu ekonomisiydi. Bugün ise 2025 GSMH rakamlarına göre 17’inci sırada yer alıyoruz. 

43 yılda geldiğimiz nokta, bir arpa boyundan hallice anlam taşıyor. 

Buna karşılık kişi başına gelirde 66’ncı, insani gelişmişlik endeksinde 45’inci, basın özgürlüğünde 159’uncu, özgürlük ve demokrasi standartlarında ise 120’nci sıradayız. Büyümek ile kalkınmak arasındaki farkı bu rakamlar en acı yüzüyle gösteriyor bizlere... 

Beton ekonomisi

Türkiye uzun yıllardır büyüme modeli olarak inşaat ve tüketime dayalı bir ekonomi politikası izliyor. Kredi genişlemesiyle konut satılıyor, ithal ürünlerle tüketim pompalanıyor, sıcak para girişleriyle ekonomi çevrilmeye çalışılıyor. Ancak işin acı tarafı şu: 


Sanayi üretimi yeterince büyümediği için, ülke döviz kazanmakta zorlanıyor. Döviz kazanamayınca dış borca bağımlılık artıyor. Dış borç arttıkça da ekonomi kırılganlaşıyor. Yani aslında bugün yaşadığımız yüksek kur, yüksek enflasyon ve yüksek faiz sarmalının temelinde biraz da bu sanayisizleşme yatıyor.

Türkiye’nin son 35 yılda yaşadığı krizler incelendiğinde kök sebeplerinin hep üretimden uzaklaşmak ve katma değer yaratamamak olduğu anlaşılıyor. Hep aynı sorunları yaşıyor, hep aynı çözümleri uyguluyor ve hep farklı sonuçlar bekliyoruz. Son bir yıldır içine yuvarlandığımız derin ekonomik krizin tek artısı, bu gerçeklerin farkına varmamız olması gerek.

 
Bunun için yine uzağa gitmeye gerek yok. Mustafa Kemal Atatürk’ten ders alacak, akıl ve bilim yolunda ilerleyeceğiz. Üreteceğiz, katma değer yaratacağız, paraları betona gömme hastalığından kurtulacağız, mesleki eğitimi odağına alan yeni bir eğitim politikası belirleyeceğiz. 

Türkiye’nin yeniden üretim odaklı bir kalkınma modeline dönmesi gerekiyor. Sanayici sadece vergi veren değil; stratejik değer üreten bir aktör olarak görülmeli. Bugün Organize Sanayi Bölgeleri’nde yaşanan enerji maliyetleri, finansmana erişim sorunları, yüksek faiz baskısı ve kur istikrarsızlığı birçok üreticiyi nefessiz bırakıyor.


Türkiye’nin yeniden sanayiyi merkeze alan bir ekonomik akla ihtiyacı var.